Yerinde Çizenler (VLOG)

Selam.

Güzel bir güneşli bir İstanbul sabahından merhaba herkese.

Bugün farklı bir etkinlik var onun için yola koyuldum.

İstanbul’da çizim yapmayı seven birkaç sanatçının organize ettiği bir etkinlik var. Adı Urban Sketchers. Uluslararası bir etkinlik aslında bu. Bu etkinliğin uluslararası bir grup. Bu grubun İstanbul ayağı diyelim. Daha önce takip ediyordum Instagram’da. @yerindeçizer isimli bir arkadaşın çalışmalarını takip ediyordum. Bir süre sonra bunlarla tanıştım. Onlar da beni takip etmeye başladılar falan. Son aktivitelerine gitme şansım olmamıştı. Gezi Parkı’nda yapmışlardı. Bu seferkine gideyim hem merak ediyorum açıkcası nasıl bir çalışma yapıyorlar diye, neler yapıyorlar. Hem de geçenlerde de bahsetmiştim, çizim yapmakla ilgili bir zaman sıkıntısı yaşıyorum. Zaman ayıramıyorum arazide çizim yapmaya. Bu etkinlik aracılığıyla bir şekilde kendimi buna yönlendiririm diye düşündüm. O yüzden de, bu fırsatı kaçırmak istemedim ve yola çıktım. Dediğim gibi güzel bir gün. Gelecek insanların da güzel olduklarından hiç şüphem yok. Güzel bir etkinlik olacak yani. Ben de yeni insanlarla tanışmış olacağım. Uzun zamandır da böyle bir etkinliğe katılmamıştım, o yüzden ayrı bir mutluyum. Şimdilik bu kadar, devam edeceğiz. An ve an neler yaptık, neler yapıyoruz, yakından göreceğiz.

Mekana yaklaşık bakalım, kimler var kimler yok.

Görünürde kimse yok, şuradaki serçe kardeşim dışında.

Tora: VLOG yapacağız o kadar. Bununla ilgili bir şeyler söylemeniz gerekiyor sonra

Talya: Aslında sokaklarda özgürce çizim yapma fikri çok yaygın değildi ülkemizde. İnsanların çok hoşuna gidiyor. İnsanlar gördüğü şeyleri çizmek istiyorlar fakat yalnız bunu yapmak biraz zor.

Böyle bir ekibi bulmak, birbiriyle dayanışma içerisinde çalışan, birbirine faydası bulunan güzel muhabbet ortamında birbirine çok fazla şey öğreten bir ekibin parçası olmak insanların çok hoşuna gitti.

Ahmet: Bu aslında 2007’de başlayan bir şey. Gabriel Campanario diye bir gazeteci var. Bunlar çizen insanlar olduğunu fark ediyor ve ondan sonra bunu toplamak istiyor bir çatı altında. Sonra Urban Sketchers diye bir organizasyon kuruyorlar ve işte bu şekilde, oturuyorlar ve herhangi bir sahneyi çiziyorlar ve buluşup bunu paylaşıyorlar, ediyorlar

Tora: İstanbul’da nasıl başladı peki?

Ahmet: Bir sene önce başladı. İki kişiyle başladık. Sonra yavaş yavaş büyüdük. Şimdi gelip giden çizen sayısı totalde 50’ye yaklaştı ama sürekli katılan sayısı 10-15 civarı.

Talya: Biz burada kısa süre içerisinde hikaye anlatmaya çalışıyoruz. Ve gördüğümüz şeyi akış halinde çiziyoruz. Dolayısıyla bir ressam gibi resmi yapmaktan ziyade bir hikaye anlatıcısı olmuş durumdayız. Bu da çok eğlenceli geliyor insanlara çünkü anılarını da hisselerini de resme yansıtabiliyorlar.

Ahmet: Bundan sonra yapmayı planladığımız bir sürü şey var. Bunlardan  birtanesi işte beraber kuş çizimi. Workshoplar yapmayı planlıyoruz ilerde. Onun devamında başka neler var Talya?

Talya: Evet workshoplara başladık bu da önemli bir konu.

Tora: Talya’ya geçince hemen detaylı bilgiler geliyor.

Talya: Bize şu soru çok soruluyor: eğitim veriyor musunuz? Biz bir otorite değiliz, herhangi bir sanat alanında eğitim verebilecek ama bizim amacımız dayanışma ve paylaşım. Dolayısıyla içimizdeki bütün arkadaşlar, hangi konuda iyilerse, o konuyu diğerlerine anlatıyorlar. Biz ayda bir düzenli workshoplar hazırlayacağız bundan sonra.

Ahmet: Sayfamız var. Orda tüm duyuru bilgelerini yayınlıyoruz. Herhangi bir şartımız yok. Çizmeyi seven, kağıdı ve kalemi olan herkes gelebilir. Bir malzeme kısıtlamamız yok. Kendi tercihine kalmış şahsın.

Tora: Buluşmalar nasıl oluyor?

Ahmet: Şu şekilde. Belli bir buluşma saati koyuyoruz. Buluşma saatinde, buluşma yerine herkes geliyor. Ondan sonra dağılıyoruz oraya. Yani yere göre de değişiyor Bir kapalı mekan da olabiliyor, müze olabiliyor, açık havada bir yer olabiliyor, tarihi bir alan olabiliyor. İşte çok fazla dağılmadan, kendimize bir konu bulup, obje çizmek isteyen olabiliyor, bir sahneyi çizmek isteyen olabiliyor, ya da mesela bir binayı çizmek isteyen olabilir. Ona göre kendisine uygun bir konum bulup çizmeye başlıyor.

-Urban

-Fotoğraf çekiyormuş gibi. Son kısımda kullanacağım.

-Videoda mı?

-Videoda. Ihıh.

-Çekindik şuanda. Hadi bakalım dağılıyoruz!

 

Ankara’da Sürpriz (Dikkuyruk Ailesi – VLOG)

Güzel bir Ankara sabahından herkese selamlar. Ankara Gölbaşı’ndayım, Mogan Gölünde. Öğleden sonra yapacağımız bir arazi çalışması için, biraz erken gelme fırsatım oldu. Öyle olunca da, tabi sağa sola göz atmak istedim.

Şuan da bulunduğum nokta, önceki zamanlarda da ziyaret ettiğim bir nokta. Her geldiğimde, çoğunlukla diyeyim, bana sürprizler çıkaran bir nokta. Bu sefer de öyle oldu. Son zamanların nerdeyse en keyifli anlarından birini yaşadım az önce. Karşımda gördüğünüz şu küçük alan içerisinde, gölün uzantısında az önce, şuan hala ordalar ama biraz aralara girdiler diyelim. Bir Dikkuyruk ailesi gördüm.

Dikkuyruk fotoğrafını şöylece koyuyorum, Türkiye’de üreyen ve kışlayan da bir tür. Kışlama alanı özellikle Burdur Gölü. Yüksek sayılarda kışlıyor, Sultansazlığı ve Mogan Gölü gibi alanlarda bu türün ürediği alanlardan. Ama daha öncesinde ben böyle bir sahneye denk gelmemiştim. Dikkuyruk’u  görme fırsatım oldu ki onda bu mesafeden görme fırsatım olmamıştı. Bugün böyle tam üst üste diyelim, sürprizler olan bir an. Önce yetişkin bir erkek birey gördüm, bu fotoğrafta da gördüğünüz şekilsiz ve masmavi parlak gagasıyla ve beyaz kafasıyla gördüm.

Baktığımız zaman, taradığınız zaman alanı hemen kendini belli ediyor. Hemen bir bakayım neymiş falan derken, çok geçmedi birkaç dakika sonra da ailenin geri kalanını gördüm. 6 tane yavru birey, bir tane dişi birey. Bir tane daha erkek sonrasında gördüm. Toplamda kaç etti, 3 tane yetişkin birey, 6 tane de yavru, 9 tane dikkuyruk görme şansım oldu. Çok eğlenceli ve keyifli bir andı.

Dediğim gibi hala ordalar ama biraz daha otların arasına girdiler, gün de ısınmaya başladı hava. Şuan saatler 11’e yaklaşıyor. Hava sıcaklığı da 30 derece nerdeyse. Onlar da biraz sazların arasına girmeye başladılar. Çok yakından göremiyorum. Uzaklaştılar diyebilirim. Ama oldukça keyifli bir andı. Dikkuyruk görmek neden önemli neden güzel? Çünkü bu tür maalesef tehdit altında, Türkiye’de ve Avrupa çapında tehdit altında. Ve üreme alanları artık yok edildi diyebiliriz. Birkaç dediğim gibi sayılı noktalarda ürüyor, o açıdan benim gördüğüm bu sahne de öyle bir öneme de sahipti. Tehdit altında olması ve sayılarının giderek azalıyor olması, üzücü. Ama Ankara’nın dibinde, yani yaklaşık 20 dakikalık bir sürüş mesafesinde buraya gelebiliyor olmak. Buraya geldiğinizde böyle bir türle karşılaşabiliyor olmak, bence çok keyifli ve önemli bir değer o açıdan.

Şimdi bir vaktim var. Kendilerini gösterirler mi bilmiyorum ama olabildiğince, şöyle teleskopumu kurdum, boyalarımı falan da getirdim yanımda, çizim yapmaya çalışacağım elimden geldiğince. Belki hani çıkarlar birkaç yerden, kendilerini gösterirler. Çizerim falan Dikkuyrukları. Ek yaparsam eğer bu videonun sonuna ekleyeceğim.

Bu arada sadece Dikkuyruk değil, alan geldiğim dakikadan beri bana güzellikler sunuyor. Küçük Balaban örneğin. Bu alanda hiç görmediğim bir türdü. Uçarken gördüm, çok keyifli ve eğlenceli bir sahneydi. Bir şey daha var, ki o da 8.videodaydı hatırladığım kadarıyla, barış güvercinle, beyaz güvercinle alakalı olan videoda bahsetmiştim. Elmabaş Patka isimli bir tür. Elmabaş Patka da Dikkuyruk gibi tehlike altında olan bir tür. Hassas kategorisinde değerlendiriyor. Maalesef, Elmabaş Patka, o videoda da bahsettiğim gibi Merkez Av Komisyonu tarafından avlanma listesinde yer alan bir tür. Bir birey, bir erkek birey ve iki tane de dişi birey vardı. Sanırım yavruları da var ama tam olarak kestiremedim, göremedim. Hangileri olduğunu. Çoğunlukla Macar Ördek yavruları var çünkü.

Alanda görüyor olmak Elmabaş Patka’yı benim açımdan ayrı bir keyifli ve eğlenceli bir andı. Maalesef hani, bu noktaya da geldik. Bir şeyleri yani, Bir Dikkuyruğu, bir Elmabaş Patka’yı görebiliyor olmak mutluluk veriyor. Normalde biz bu türleri, her alan, yani önceki zamanlarda ürediği tüm alanlarda yüksek sayılarda görebilme imkânımız varken, artık bu hayvanları sınırlı sayılarda, işte bir birey iki birey, Dikkuyruk büyük bir sayı yani, 9 tane birey görüyoruz, 6 yavru, 3 yetişkin falan. Bunlar hani böyle çok aa nasıl olur falan gibi durumlar. O noktaya gelmiş olmamız üzücü, çok üzücü. Dilerim hani, bu konuda bir gelişme, değişme olur ve hani biz bu türleri, bu canlıları daha normal karşılaşamaya başlarız gördüğümüz zaman. Çok umudum yok açıkcası ama en azından dileyelim, biz umutlu olalım. Güzel şeyler dileyelim, olması için de elimizden geleni yapalım.

Hava sıcak olmaya başladı, araba da sıkışmaya başladı, ben de yorulmaya başladım. Biraz şimdi dediğim gibi Dikkuyruğu güzel güzel çizmeye çalıştıktan sonra, biraz dinlenme ve öğleden sonraki araziye hazırlanma vakti gelecek. Şimdilik Ankara’dan Gölbaşından, Mogan Gölünden bu kadar. Kendinize iyi bakınız, hoş çakalınız.

Son videoyaysa ek olsun bu, çizim yapabilecek miyim diye bakmıştım. Yaptım. Güzel de oldu. Çizimlerle ilgili değil de, çizim yapıyor olmak güzel. Şunu fark ettim ki biraz paslaşmışım çünkü son iki üç aydır neredeyse, arazi de çizim yapmaktansa evde illüstrasyon yapıyorum daha çok. Özellikle bu Avrupa Üreye Kuş Atlası için çizimlerim var yapmam gereken. Onlara odaklanınca, orda da biraz daha fotoğraf ve video bazlı çalışınca, insan biraz hamlıyor. Arazide çizim yapmanın tadı bambaşka tabi. Şöyle göstereyim genel olarak. Şurada boyalarım var. Şöyle bir Elmabaş Patka var kısaca hemen çabucak çizebildim ve Dikkuyruklarımız. Onlar da. Bir tanesi kendini gösterdi. O da dinleniyordu açıkcası. Çok da öyle uzun uzun bakma şansım olmadı. Ki zaten, anlamadığım şey aslında ördekler özellikle… Arkamda saksağanlar beni taciz ediyor. Onlarla mı konuşuyorlar sanıyorlar acaba. Uvvv, bir tane Alaca Balıkçıl gidiyor.. Gidiyor, görüyor musunuz?

Dediğim gibi çizim konusunda da, ne kadar çok pratik yaparsanız, o kadar aslında kendinizi geliştiriyorsunuz ve çizim yapmak zaten başlı başına beni mutlu eden, huzur veren bir şey. Bu konu üzerine apayrı bir hikaye yapmayı düşünüyorum. Bunu da videoya eklemiş olduk böylece.

Ne diyelim, çok güzel. Doğada olmak çok ya. Gerçekten. Kuşlarla birlikte olmak, doğada olup kuşları da biliyor olmak ve onları anlamak, aslında doğa gözleminizin kalitesini de arttırıyor ve bulunduğunuz andan zevk almaya başlıyorsunuz. Daha fazla zevk alıyorsunuz, daha fazla anlıyorsunuz. Anladıkça daha fazla sorguluyorsunuz, sorguladıkça da öğreniyorsunuz.

Şu saksağanı göstereyim de, baya uğraştı hayvanlar. Ne dertleri varmış bakalım. Bir şeylerle uğraşıyorlar ama anlamış değilim. Benden rahatsız olmuş olamazlar herhalde diye umuyorum. Yok, benle dertleri yok gibi, birbiriyle dertleri var gibi daha çok.

Çok eğlenceliler ya. Kendinize iyi bakın, hoşça kalın.

İndim Dere Boyuna (VLOG)

İlk VLOG videosuna ya da benim gördüklerimi anlatma videolarına diyelim çünkü günlük gibi oluyor sanıyorum VLOG olayı, her gün çekenler falan ben öyle değil. Güzel anlar gördüğüm zaman sizle paylaşmak için çekeceğim videolar diyelim.

Şuanda Muğla Köyceğiz’de Döğüşbelen köyü yakınlarında bir orman yolundaydım, bisikletle seyahat ediyordum ki şurada görebilirsiniz bisikleti, arkalarda bir yerdeydi o nerdeymiş, işte orda, sonrasında bir bekleme sürecim oldu, birilerinin beni almasını bekliyorum yolda. O uzun sürünce,  ben de biraz yola çıkayım, biraz daha yol alayım dedim. Ve planlanmışın dışında bir orman yoluna girdim. Şu anda derenin içerisindeyim, gördüğünüz gibi.

İlginç bir yol burası çünkü hiç beklemediğim bir yerde, hiç beklemediğim bir dere oldu ve her zaman yaptığım gibi ayaklarımı, çoraplarımı çıkardım ve kendimi suya attım. Çünkü su çok güzel ve insan böyle suları bulmakta oldukça zorlanıyor. Maalesef büyük şehirlerde böyle yerler görmek imkânsız diyeyim artık zor değil, yakın değil baya imkânsız bir durum. Öyle olunca da ben de böyle fırsatları değerlendirmeyi seviyorum ve açıkçası şehirde yaşamasam da bunu yapardım büyük ihtimal çünkü çok güzel bir his, ayaklarınızın altından sular akıyor taptaze, erimiş kar suları, dağların tepesinden geliyor ve içinde olmak benim açımdan çok mutluluk verici.

Bir de burada başka canlılarla paylaşınca aynı alanı daha da mutlu oluyorum. Örneğin şu kısımda yüzen, burası biraz daha derince, orAda bazı ufak dere balıkları var, ne olduklarını bilmiyorum, araştıracağım. Öğrendikten sonra bu videonun altına eklerim. Burada bazı kız sinekleri var, kız böceği pardon, kız sineği diyorum. Kız böcekleri var. Örneğin şurada, görebiliyor musunuz kendisini, evet gördünüz. O var, daha da netleyebilirim hatta, şöyle yapalım. Yaklaşıyorum, yaklaşıyorum. Gördünüz mü? Evet.

Ve daha fazlası geliyor, çiftleşiyorlar falan burada. Birbirlerinin peşine takılmış gidenler var. Helikopter böceği deniyor, Dragonfly deniyor, Ladyfly ve Dragonfly bildiğim kadarıyla. Burada şuana kadar gördüğüm kadarıyla 4 farklı tür gördüm. Benim tanımlayabildiğim 4 farklı tür. Belki bazıları birbirine benziyordur ama farklı türler olabilir. O kısmını bilemeyeceğim. Ama bunu da videonun sonuna eklerim, hangi türleri gördüğümle alakalı.

Bahsettiğim kız sineklerinden birisi bu arkadaş. Çok güzel, eğlenceli, keyifli bir yer. Ben de şansım varken değerlendirmeye çalışıyorum. Yeri gizli kalsın, belki başkaları da bu yollardan denk gelir giderse, görme şansı yakalar. Bir tane büyük baştankara gördüm, öyle güzel bir yer.

İlk video da böyle olsun diyelim. Hoşça kalın.

 

Gemi Batıyor Mu?

Takındığımız bu tavır, bencilleşmiş kişiliklerimiz birbirimize karşı hissettiğimiz güvensizlikten mi çıkıyor ortaya? Yoksa bencilleştiğimiz için mi güven duymuyoruz artık birbirimize?

Karşımızda duran ağaca, böceğe ya da insana güvensizliğimiz, ne kadar iyi tanıdığımızın bir sonucu mu yoksa ön yargılarımızla kurduğumuz bir aldatmaca mı?

Tanımadığımız bir şeye karşı, nasıl yargı sahibi olabiliriz ki? Ya da ne kadar gerçektir bu yargılar?

Görmediğimiz ve bildiğimiz şeyler hiç olmamış mı kabul edilir?

Her gün savaştan, açlıktan, hastalıktan ölen insanlar hiç yok mudur?

Hastanelerin, acı çeken milyonlarla dolu olduğu bir kurmacadan mı ibarettir?

Tecavüze uğramış bir kadın, aslında yalan mı söylüyordur?

Katledilen çocuklar aslında,  fasulyeden mi sayılır?

Peki ya sevdiklerimiz? Değer verdiklerimiz? En yakından tanıdıklarımız?

Hastalıkla uğraşanların en yakınımızdakiler olduğunu düşünelim,

Tecavüze uğramış olanın eşimiz, yakınımız ya da bizzat kendimiz olduğunu;

Öldürülüp bir köşeye atılanın kardeşimiz ya da kendi çocuğumuz olduğunu hayal edelim.

Böylesine tepkisiz kalabilir miydik? Hala ön yargılı mı yaklaşırdık onlara?

Bir çember yarattık, içine sadece kendimizin sığabildiği. Sınırlar koyduk çevremizi sarmalayan her bir güzelliğe. Büyütmek varken o çemberi, daha da daralttık.

Oysa ne güzel olurdu iç içe onlarca çember. Sevdiklerimizi tam ortasına koyabilseydik.

Parktaki kediler, gökyüzündeki kuşlar, marketteki kasiyer, sokağı temizleyen işçi de nasiplenebilseydi o iyilik çemberinden. Taşsaydı her bir köşeye içindeki güzellik. Gözünün görmedikleri de alsaydı payını.

Dağın bir başındaki keçi de ulaşabilseydi ailesinin yanına, göğsünden geçmiş kocaman bir mermi olmadan;

Issız adadaki bir kuş keşke yemek verebilseydi yavrusuna plastik parçaları yerine;

Kocaman bir balina yüzmeye devam edebilseydi, iki çubuk arasında birilerinin midesine gitmektense.

Daha da büyütebilseydik keşke o çemberi; iyilik çemberleri dünyayı kaplasaydı.

Aksine kendimiz bile sığmıyoruz o çembere artık, boğuyor bizi. Bencilliğimizle boğuluyoruz, egolarımızda boğuluyoruz.

Evet sen! Sen de boğuluyorsun herkesle birlikte.

Geminin üzerinde oradan oraya koşuyorsun ama o gemi batıyor artık!

Bize dokunmayan yılan bin mi yaşayacak peki?

Görmediğimiz kötülükler her an gerçekleşmeye devam mı etmeli?

Farkında olmamak, hiç olmadığı anlamına mı gelir?

Adım atmak için, sıranın bize gelmesini mi beklemek gerekir?

Çok geç kalmış olursak ne yapacağız? Alacak tek bir nefes kalmadığında, neler geçecek zihnimizden?

Öfke? Pişmanlık? Özlem?

Güzel olan her şey bir bir silinirken yeryüzünden, elde bir şey kalmazsa sonunda? O zaman ne olacak?

Bir kıvılcımlık halimiz kalmadıktan sonra, tonlarca odunumuz olsa ne fark eder?

Peki doğa? Onun suçu neydi burada? Kendimizi boğarken kendi benliğimizde, kahrını doğa mı çekmeliydi? Böylesine büyük bir bedel ödemek zorunda mıydı hiçbir kabahati yokken?

Ne sanıyoruz kendimizi? Bu gezegenin sahibi mi? Yetmez! Belki de evrenin sahibi!

Nefes alan her bir canlı, denizlere ulaşan her bir nehir, milyonlarca yıldır oracıkta duran dağ, insanlık için yaratıldığı ya zaten! Sömür sömürebildiğin kadar. İliğini kurut, tek bir damlası bile kalmasın geride.

Gemi bir gün batacak şüphesiz ama deniz yaşamaya devam edecek.

Batırdığımız o gemide hayat yeniden canlanacak.

Ama biz boğulduğumuzla kalacağız.

İnsan Yiyen Akbabalar

Küçükken Kurban Bayramı sabahlarında, apartmanın bodrum katına gider, haftalarca ot verdiğimiz, kafasını okşadığımız koyun dostlarımızın birer birer derilerinin yüzüldüğünü izlerdim.

O günlerde beni, o bodruma katına götüren içimdeki merak duygusuydu. Neyin nasıl ve niye yapıldığını anlamaya çalışıyordum çünkü. Bacağından asılmış biçarenin organları, altında duran leğene düşerken, kurban sahibinin manevi doygunluğu bir yana, ben hangi organın nerede olduğunu ve ne işe yaradığını düşünüyordum.

Onca gördüğüm sahnenin ardından da bugüne kadar hep kendimi böyle şeylere alışkınım diye motive ederdim; yaralı, kanlar içinde bir insan dahi görsem hemen atılır, yapılması gerekeni elimden geldiğince yardım etmeye çalışırdım. Ufaktan bir cerrah midesi var sanırım bende.

Gelgelelim bugün, tüm bu yaşadıklarımı ve o “soğukkanlı” duruşumu alt üst eden birkaç dakika yaşadım. O soğukkanlı Tora’nın kanı dondu resmen. Onlarca kez okumama, farklı videolarda izlemiş olmama rağmen, olayın tam anlamıyla nasıl gerçekleştiğini zihnimde canlandıramadığımı fark ettim. Bugün sizlere Tibet’te yaşanan inanılmaz bir geleneği ve kuşların bu geleneğin nasıl ana karakteri olup çıktığının hikayesini anlatacağım.

Gezegenimiz cüretkâr ev sahipliğiyle, milyarlarca canlıyı barındırıyor. Ve her bir canlı, doğa kanunlarının gerektirdiği gibi vakti geldiğinde döngüsünü tamamlıyor ve ölüyor.

İnsanlık olarak ölülerimizin bertaraf edilmesi için çok çeşitli yollar bulmuşuz; gömüyoruz, yakıyoruz, nehre atıyoruz. Bir şekilde ölü bedeni kendimizden uzaklaştırıyoruz.

Doğada ise işler biraz farklı yürüyor. Dağ başında ölen bir geyik, bozkırın ortasında yığılmış bir fil ya da kıyıya vurmuş bir balina, doğal yollar aracılığıyla yine doğaya geri dönüyor.

Bu süreçte ayrıştırıcı bakterilerin başını çektiği onlarca aktör rol oynuyor ama bir tanesi var ki ölü bedenler ve leşler deyince akla ilk o geliyor.

Şüphesiz Akbabalardan bahsediyorum!

Akbabalar maalesef yanlış tanınan ve tanıtılan kuşlardan. İlgili ilgisiz herkes tarafından gayet iyi bilinseler de, leşle beslendikleri için insanlar tarafından olumsuz bir algıya sahipler. Bazı inançlarda ve kutsal kitaplarda bile yer edinmiş durumdalar.

Bu olumsuz duruş filmlere, karikatürlere falan da yansımış durumda. Çölde yolunu kaybetmiş susuz yürüyecek hali olmayan bir yolcu. Hemen üzerinde birkaç akbaba beliriyor, birkaç tur atıyor. Klasik bir akbaba sahnesi yani anlayacağınız.

Bizim kültürümüzde de “Akbaba gibi üşüşmek” diye bir deyimimiz var örneğin, çıkarcı insanların bir çıkar uğruna toplanması anlamında. Ama bence bu hikayenin sonunda, bu deyimi, çevre dostu insanların bir araya gelmesi anlamında kullanmaya başlayabiliriz.

Akbabalar, doğanın geri dönüşüm ustası, olağanüstü kuşlar. Avustralya ve Antarktika dışında tüm kıtalarda bulunuyorlar, bulundukları her coğrafyada da leşle besleniyorlar. Ekosistem içerisinde, yeri doldurulamayacak bir öneme sahipler.

Her şeyden önce doğada sıklıkla görülebilen hayvan leşlerini, en küçük parçasına kadar yiyerek ortadan kaldırıyorlar. Bu leşler içerisinde, çiftliklerde, meralarda ölmüş kalmış hayvanlar da var; bizim sofralarımızdan çıkan gıda atıkları da. Yani bir anlamda arkamızı toparlayan kuşlar.

Diğer önemli nokta ise gizli kahramanlıkları! Akbabaların ortadan kaldırdıkları bu leşler, aslında birçok salgın hastalığın ortaya çıkmasını en başından engelliyor. Özelleşmiş mide yapıları sayesinde, biz insanlar ve birçok diğer canlı için ciddi sorunlar doğurabilecek durumdaki etleri zararsız bir forma dönüştürebiliyorlar.

İşin teoriğindeki faydalar böyle olsa da, pratikte bir leş bulmak o kadar kolay değil. Akbabalar geniş kanatlara sahip, büyük kuşlar. Bu kanatları sayesinde, termal adı verilen sıcak hava akımlarını kullanarak çok uzun mesafeleri kat edebiliyorlar. Böylece daha geniş bir alanı tarıyor, leş bulma şanslarını arttırıyorlar. Bazı türlerin, tek bir gün içerisinde 200 kilometreden fazla mesafe gidebildiğini biliyoruz. Geniş kanatların yanı sıra çok keskin gözlere de sahipler. Yüksek bir irtifada dahi olsalar, leşin yerini tespit ettikten sonra iş bitiyor. “Akbaba gibi üşüşmek” deyimi şekil buluyor, yüzlercesi bir araya toplanabiliyor.

Balkanlar, İber Yarımadası ve Alp Dağları dışında, Avrupa’nın birçok bölgesinde akbabaların soyu tükenmiş durumda. Bu anlamda Türkiye’nin sahip olduğu akbaba popülasyonu büyük önem taşıyor. Türkiye’de toplam 4 tür akbaba gözlemlenebiliyor. Bunlar Kara Akbaba, Kızıl Akbaba, Küçük Akbaba ve Sakallı Akbaba!

Birçok kuş türünün aksine, akbabalar arasında hiyerarşik bir sistem var. Tüm türlerin besin kaynağının ortak olması ve bu kaynakların nispeten sınırlı olması, böylesi bir sistemin doğmasına sebep olmuş. Aynı zamanda her bir türün beslenme biçimine de şekil vermiş.

Leş başında ilk sırayı alan türümüz Kara Akbaba. 3 metreye varan kanat açıklığı ve iri gövdesiyle Türkiye ve Avrupa’daki en büyük kuşlardan biri. Leş başında ilk sırayı almasının sebebiyse, kendisinin taze et seviyor olması. Kılsız, tüysüz, av etine yakın bir damak zevki olan Kara Akbaba, yemeğini paylaşmayı pek sevmeyen baskın bir tür.

Leş başındaki ikinci türümüz ise Kızıl Akbaba. Önemli bir kısmı göçmen olan bu kuş, doğu ve güney bölgelerimizde yerleşik olarak da bulunabiliyor. Leş başında ikinci sırada olması, derinlerdeki parçaları yemesi anlamına geliyor ki bu yüzden de az tüy bulunan uzun bir boyna sahip. Derideki açıklıklardan kafasını sokarak iç organları parçalayabiliyor. Boynundaki tüylerin az olması, bakteri oluşumunu engelliyor. Sonuçta biraz pis bir işle uğraşıyorlar.

Üçüncü türümüz ise Küçük Akbaba. Türkiye’de ve Avrupa’da gözlemlenen tüm bireyler, her yıl Afrika’daki kışlama alanlarıyla, Avrupa’daki üreme alanları arasında göç ediyorlar. Yapısı itibariyle tüm akbabalardan daha küçük olan bu tür, leş başında son sıralarda yer alıyor. Kara ve Kızıl Akbaba’dan arta kalan deri parçalarını ve dokuları yiyorlar.

Küçük Akbaba ile ilgili olarak bu aralar ortaya attığım bir teorim var. Sanırım kanıtlama şansını hiçbir zaman bulamayacağız ama “akbaba” isminin, bu türe ithafen ortaya çıktığını düşünüyorum.

Bulunduğumuz coğrafyada gözlemlenen türler arasında beyaz renkli tek akbaba türü bu.

Her ne kadar günümüzde, daha az görmeye başlamış olsak da geçmişte bir yerlerde, bu kuşun bol bol gözlemlenebildiği zamanların olduğundan eminim. Üreme alanlarında, yuva malzemesi toplamak için koyun sürülerine fazlasıyla yaklaştığı ve hayvanlardan dökülen tüyleri yuvasında kullandığına dair kanıtlar var. Böylesi bir yakınlaşma, bu kuşa isim vermemiz gerektiğinde bizlere yön vermiş olabilir!

Son bir türümüz var ki, tam bir efsane. Görüntüsü ve karakteriyle benim en favori kuşlarım arasında yer alıyor.Kendisi Sakallı Akbaba. Leş başında son sırayı alan Sakallı Akbaba, her şey bittikten, bütün etler ve yumuşak dokular bittikten sonra, son noktayı koymak için geliyor. Kendisi bir kemik kırıcı! Pff!

Leşten arta kalan kemikleri, boyutları uygunsa bütün haliyle yutabiliyor. Özelleşmiş mide yapısı sayesinde, bütün bir kemiği sindirebiliyor. Eğer yutamayacağı kadar büyükse de, yüksek bir irtifaya çıkarıp sert zemine doğru bırakarak parçalanmasını sağlıyor. Bu sayede kemik iliğini yiyebiliyor.

Sakallı Akbaba’nın bu pek yakışıklı görüntüsü, gerçekten de bir efsanenin doğmasına sebep olmuş olabilir. Derler ki Doğu mitolojisinde önemli yer tutan “ejderha” figürü, aslında Sakallı Akbaba’nın bir yansımasıdır. Hem uçar, hem de ağzından ateş çıkarabilir. Sakallı Akbaba’nın sahip olduğu kışkırtıcı renkler ve yaşam alanlarının Çin’e kadar uzanıyor olması, neden olmasın sorularını akıllara getiriyor.

Gelelim başlarken söylediğimi kanımı donduran şu meseleye. Bu ilginç olay, Tibetli Budistler ve akbabalar arasında geçiyor. 4000 metreye varan rakımlardaki dağ köylerinde yaşayan Budistler, köyden biri öldüğü zaman büyük bir soruyla karşı karşıya kalıyorlar. Ölen kişiyi nasıl ve nereye gömecekler?

Böylesi yüksek bir yerde yaşıyor olmaları, seçenekleri oldukça sınırlandırıyor. Toprağa gömmek seçeneklerden biri değil çünkü her yer sert kayalardan oluşuyor. Ateşte yakıp, kül haline getirmek de işe yaramaz çünkü bu yükseklikte ağaç bulunmadığı için yakacak malzemeleri yok. Ama ellerini çabuk tutmaları lazım, çünkü ceset çürümeye başladı bile.

İnanışa ve geleneklere göre, bu sorunun çözümü “Sky Burial” yani Gökyüzü Defni adı verilen bir törende bulunmuş. Ölen kişi, yakınları tarafından köyden daha da yüksekteki tören alanına götürülüyor. Dualar ediliyor, ağıtlar yakılıyor. Sonra da ölü kaldırıcı ismi verilen ve köyde bu işi yapmaya tek yetkili kişi devreye giriyor. Bu kişi çoğunlukla Budist olmayan birisi oluyor.

Tören alanına getirilen ceset, ölü kaldırıcı tarafından parçalanmaya başlıyor. Derisi yüzülüyor, etleri parçalanıyor. Daha ufak parçalara ayrılıyor ve dört bir köşeye fırlatılıyor. Gerisi akbabaların işi!

Cesedin parçalanmasının temel sebebi, bu sürecin daha hızlı bir biçimde sonlanması. Parçalanmış etler, akbabalar tarafından daha kolay yenilebiliyor. Böylece ceset, çok daha kısa bir sürede ortadan kalkmış oluyor.

İnanışa göre, ruhun bedeni çoktan terk ettiği, bedenin ise farklı canlıların bedeninde hayat bulacağı düşünülüyor.

Şartlar bu insanları, böylesi çözümler bulmaya zorlamış ama her şeyde olduğu gibi bu işin de suyunu çıkarmayı başarmışız. Böylesi ilginç bir törenin varlığının, farklı mecralarda yaygınlaşmasından sonra, törenlerin gerçekleştiği köyler turist dolmaya başlamış. Her ne kadar bölgenin yerlileri bu durumdan oldukça rahatsız olsalar da, yerel yönetimler ve fırsatçı bir takım kişiler tarafından para karşılığında bu törenlere katılma izinleri verilmeye başlanmış. Ortaya ise, turistlerin çektiği ve insan derisi yüzen adamlar görülen videolar ortaya çıkmış.

Şöyle bir durup baktığımda, akbaba gibi böylesi önemli bir canlıya nasıl olur da böylesi kötü anlamlar yükleyebilmişiz aklım almıyor. Kötülük kendi içimizde kol gezerken, doğadaki herhangi bir canlıyı kötülükle etiketlemek ne kadar da ironik bir durum aslında.

Farkında değiliz belki ama söylemlerimiz, davranışlarımızı belirliyor. Kötü, çirkin, pis dediklerimize karşı, aynı tondan davranışlar sergiliyoruz. Davranışlarımızın sonuçlarıysa geri döndürülemez oluyor.

Akbaba türlerinin yarıdan fazlası, soylarının tükenmesine yol açan tehditlerle baş etmeye çalışıyor. Tehditlerin başında ise şüphesiz yine insan geliyor, onları zehirlemek için attığımız etler yüzlercesinin ölümüne sebep oluyor. Geri kalanlarsa, biz insanlardan olabildiğince uzaklarda hayatta kalmaya çabalıyor.

Peki o gün geldiğinde, arkamızı toparlayacak birileri kalmadığında, o zaman ne yapacağız?

Koko Öldü

Elimde gördüğünüz bu dergi, tahmin edebileceğiniz gibi bir National Geographic sayısı. 1985 yılının Haziran ayına ait. 2003 yılında elime geçtiğinde, Eskişehir’de bir sahafın tozlu rafları arasında unutulmuştu. Henüz 10 yaşındaydım. Hayatıma ışık tutmuş çok değerli bir insan sayesinde okumayı araştırmayı öğrenmiş,dünyadan haberdar olmaya başlamıştım.

Tabi o günlerde bu derginin benim için bu kadar çok anlam ifade edebileceğini düşünmemiştim. Hem kapağındaki bu meşhur fotoğraftan, hem de içerisindeki hikayelerden bir haberdim. Dilini de anlamıyordum zaten, ama fotoğrafları çok ilgimi çekiyordu. Ben de bir makas alıp, tek tek hoşuma giden fotoğraflarını kesmiş, ufak bir fotoğraf albümü hazırlamıştım.

O fotoğraflar arasında bir tanesi vardı ki, bugün bu hikayeyi sizlere anlatmamı sağladı. Fotoğraf albümümü kaybettim ama aynı dergiyi geçtiğimiz yıl, başka bir sahafta yine buldum. Ve hikayemizin kahramanının fotoğrafına da bir kez daha ulaştım.

Gelin şimdilik bu meşhur kapak fotoğrafını bir kenara bırakalım, ve arka sayfalara doğru göz atalım. Tanıdınız mı? 2000’den fazla İngilizce kelimeyi anlayabilen, 1000 tanesini ise işaret diliyle konuşabilen bir goril. Adı, Koko.

Koko, 19 Haziran günü uyanmamak üzere bir uykuya daldı. 46 yaşındaydı.

Geride ise insanlar ve hayvanlar arasında iletişimin mümkün olduğunu gösteren yüzbinlerce anı bıraktı.

Koko, aslında soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan ve Afrika’nın Batı kıyısında yaşamını sürdüren bir “Batı Ova Gorili”. Fakat kendisi, Amerika Birleşik Devleri’ndeki San Francisco Hayvanat Bahçesinde dünyaya gelmiş ve hayatının büyük bir kısmını California’nın Santa Cruz dağlarındaki bir merkezde geçirmiş. Sayısız bilimsel araştırmaya konu olmuş, belgesellerde ve dergilerde yer almış. Öyle ki National Geographic dergisinin kapağında, iki kez yer alan tek hayvan. 1978 yılının Ekim sayısı ve 1985 yılının Ocak sayısı.

Koko’yu özel kılan ve dünya çapında tanınmasını sağlayan iki şey var. İlki küçük yaşlardan itibarenöğrenmeye başladığıişaret dili, diğeriyse yavru kedilere karşı olan sevgisi.

Henüz 1 yaşındayken, araştırmacı Penny Patterson ile tanışan Koko, Patterson’ın akademik çalışmaları kapsamında işaret dilini öğrenmeye başlıyor. İnsan olmayan primatlara oranla hızlı bir gelişme gösteriyor. 19 yaşına geldiğinde aynada kendi görüntüsünü tanıyor, kişisel anılarını anlatıyor. Kelimeleri birleştirerek yeni kelimeler dahi elde ediyor. Örneğin yüzük kelimesini ifade etmek için parmak ve kolye kelimelerini kullanıyor. Parmaktaki kolye!

Yok artık diyebilirsiniz ama Koko bununla da kalmıyor ve diğer gorillerin işaret dili öğrenme çabalarını gözlemliyorve bunun üzerine yorumlarda bulunuyor. Üstüne üstlük yaptığı sohbetlerde şakalar ve espriler bile yapıyor.

Diğer dikkat çekici nokta ise, Koko’nun yavru kedilere karşı olan ilgisi. Dişi bir goril olan Koko, 1983 yılında bir kedi istediğini anlatıyor. Çünkü Patterson ile birlikte okudukları bir kitaptayavru kedilerin hikayesiyle karşılaşıyor ve çok etkileniyor. Peluş bir kedi veriyorlar Koko’ya. Bir süre oynadıktan sonra, kedinin cansız olduğunu anlıyor ve bırakıyor, “üzgün” olduğunu işaret ediyor.

1984 yılında ise bu kez canlı bir kedi seçmesine izin veriyorlar. Terk edilmiş yavru kediler arasından gri renkli birini seçen Koko, “All Ball” ismini veriyor ona, ufak bir top gibi olduğunu düşünerek. Tam bir anne şevkatiyle de kediyle ilgileniyor. Yaklaşık 6 ay sonra “All Ball” merkezden kaçıyorve bir araba kazasında ölüyor. Patterson, Koko’ya durumu anlatıyor. Koko’nun tepkisiyse pek bir üzücü..

Bir süre sonra, Koko’ya iki yeni yavru kedi seçmesi için izin veriliyor. Ruj anlamına gelen “Lipstick” ve duman anlamında “Smoky” isimlerini veriyor bu kedilere. Neden bu isimleri verdiğini sorduklarında ise sarı olanın dudaklarındaki rengi , gri olanın ise dumana benzediğini işaret ediyor.

Koko aramızdan ayrıldı belki ama ortaya koyduğu beceriler ve paylaştığı duygular insanlık için çok değerli şeyler ifade ediyor. Hayvanlarla iletişimde ne kadar ileri gidebileceğimizin bir kanıtı niteliğini taşıyor aslında.

Bilimsel araştırmalar sonucunda insanların çeşitli canlılar ile karşılıklı bir iletişim kurabildiği ortaya konulmuş durumda. Yani insanlar tarafından gönderilen bir mesaj, karşılığında bir geri dönüt almış. Tabi bu iletişimi, bir soru sordum bak gördün mü cevap Verdi gibi düşünmeyin.

Koko’nun yaptığına benzer işaret diliyle kurulan karmaşık bir iletişimden, çok basit mesajlar ve geri dönütler içeren bir etkileşime kadar geniş bir iletişimden bahsediyorum. İlla ki bir ses çıkarması veya el işareti yapması gerekmiyor. Yansıtılan yüz ifadeleri, mutluluk, heyecan, öfke, üzüntü gibi duyguları da geri dönüt olarak kabul ediyoruz.

Bilindiği kadarıyla 29’u memeli ve 30’u kuş olmak üzere 59 farklı tür ile iletişim kurabiliyoruz. Memeli türleri içerisinde kediler ve köpekler gibi evcil dostlarımız da var, Koko gibi primat akrabalarımız da.

Örneğin kedi ve köpeklerle kurduğumuz iletişimi düşünelim. Verdiğimiz basit komutlara karşı, tepki alabiliyoruz yada vücut dilimizle yansıttığımız duyguların onlar tarafından anlandığını görebiliyoruz. Ya da bizler, onların miyavlamaları veya havlamalarının ne ifade ettiğini anlayabiliyoruz. Öfkeli, üzgün yada mutlu olduklarını davranışlarından sezinleyebiliyoruz.

Primatlarla olan iletişimimiz ise biraz daha derin. Aynı Koka’da olduğu gibi, işaret diliyle yada resimler, sesler ve şekiller aracılığıyla iletişim kurabiliyoruz. Daha karmaşık konular hakkında karşılıklı paylaşımda bulunabiliyoruz. Şempanzeler, Bonobolar, Goriller ve Orangutanlar, bilimsel araştırmalarda yer alan ve iletişim kurabildiğimiz primatlardan.

Bunların dışında kahverengi sıçan ve şişe burunlu yunus gibi memelilerle de iletişim kurulabilmiş, hatta şişe burunlu yunusların insan sesine benzer sesler çıkarabildikleri, aynada kendi görüntülerini tanıyabildikleri kanıtlanmış.

İşin memeli tarafı böyleyken, kuşlar tarafı ise biraz daha karmaşık.

Aynı kedi ve köpeklerin duygularını anlayabildiğimiz gibi, kuşların çıkardıkları seslerden,  ifade ettikleri duyguları ve anlamlarını öğrenebiliyoruz. Kuşlardatehdit, kur yapma,açlık gibi durumlarda kullanılan en az 6 farklı sesin olduğunu biliyoruz.

Örneğin, erkek bir Karabaşlı Çinte’yi düşünelim. İlkbaharda duyduğumuz bu güzel sesin taşıdığı bir anlam var. Hanımlar,ben geldim, çiftleşmeye hazırım diyor. Dişi ile arasında karşılıklı bir etkileşim sağlıyor ama bizim için hala tek yönlü bir iletişim durumunda.

Benzer şekilde bir Alakarga. Alanına giren bir tehdide karşı avazı çıktığınca bağırıyor ve tehdidi uzaklaştırmaya çabalıyor. Bu seferki tehdit onun için bir Alaca Baykuş. Ama bizler için yine tek yönlü bir iletişim

Karşılıklı iletişim kurabildiğimiz kuş türleri ise çoğunlukla papağan türleri. Papağanlar sesleri çok iyi taklit edebilen kuşlardan. Yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda, Jako türündeki bir papağanın 100 kelime öğrendiği ve renkler, şekiller, sayılar ve boyut gibi konularda sorulan sorulara büyük bir oranda doğru cevap verdiği ortaya çıkmış. Öyle ki kendisinin ne renk olduğunu bile sormuş!

Tabi tüm bu anlattığım iletişim çabaları, Koko’nun hikayesi, papağanlarla konuşmak falan hepsi laboratuar ortamlarında yada esaret altında gerçekleşen çalışmaların sonuçları.  Doğal ortamlarında işaret diliyle konuşan goriller görmüyoruz yada İngilizce kelimeler kullanan papağanları. İletişim kurma çabası, hala biz insanların bir zorlaması.

Ama öyle bir örnek var ki, böyle bir iletişimin doğada da mümkün olduğunu gösteriyor bizlere. Hiçbir zorlama olmadan, hayvanları alıkoymadan, kendiliğinden ortaya çıkmış bir iletişim.

Mozambik’teki Niassa Ulusal Tabiatı Koruma Alanı’nda gerçekleşen bu olayda, yerliler “Greater Honeyguide” yani “Büyük Balrehberi” adı verilen bir kuş türüyle karşılıklı fayda üzerine bir iletişim kuruyorlar.Yabani arı kovanlarını arayan yerliler, bu kuşun ötüşü sayesinde kovanların yerlerini tespit ediyorlar; geri de kalan içi boş kovanlarsa bu kuşlar tarafından yeniliyor.

Diyebilirsiniz ki ne var bunda, bunun gibi onlarca örnek vardır doğada ama bu durum biraz farklı. Yerliler kovanları aramaya çıktıklarında, Büyük balrehberi kuşu, bir yandan ötüyor bir yandan da kovanın olduğu yöne doğru ağaçtan ağaça uçuyor. Karşılığında ise yerliler ,sadece takip etmekle kalmıyor, kuşu takip etmek istediklerini ifade eden şu tuhaf sesi çıkarıyorlar

Yapılan çalışmaya göre, kuşun sadece bu sese tepki verdiği ve arıkovanının yerini gösterdiği tespit edilmiş. Çalışma boyunca farklı sesler de kullanılmış ama brrr-hmmm gibi bir etki yaratmamış. Büyük balrehberi kuşunun yardımı olmadan yapılan bal kovanı arayışlarında, başarı ciddi oranda düşmüş.

Dahası da var! İşin en ilginç kısmı, Büyük Balrehberi kuşlarının, tıpkı Guguk kuşları gibi yuva paraziti olmaları. Hatırlarsanız bu konudan bahsetmiştik. Guguk kuşları kendi yuvalarını kurup, yavrularını büyütmektense,  başka kuşların yuvalarına yumurtalarını bırakıyorlardı. Büyük Balrehberi kuşları da  aynı davranışı gösteriyorlar. Yavrular, başka bir tür tarafından büyütülüyor. Bu da demektir ki, yavrular insanlarla kurdukları bu iletişimi ebeveynlerinden öğrenmiyorlar. Tamamiyle, kendi deneyimlerinin bir sonucu. Hiçbir şekilde eğitilmemiş yada tutsak edilmemiş bir canlının, bir insanla karşılıklı iletişim kurabileceğinin en net kanıtı.

Hayvanlarla iletişim çabalarımız beni oldukça etkiliyor ama biz insanlar ve diğer canlılar arasındaki böylesi hikayeler, birer efsane haline dönüşmeye başladı. Nasıl dönüşmesin ki zaten? Kendi türündeki bireylerle bile iletişim kurmayı beceremeyen insanlık, nasıl olacak da çevresinde var olan diğer canlılarla barışçıl bir iletişim kurabilecek?

Kendinden başka hiçbir şeyi düşünmeyen bir birey, sevgiyi ve iyiliği diğer tüm güzel şeylerle birlikte mezara gömmüş bir toplum ne anlam ifade eder ki?

Yahu, evinin önündeki asırlık ağacı, yaprak döküyor diye kesen bir zihniyet var bu dünyada. Spor amaçlı kuş avlayan, sokakta arabasıyla kedi ezen,yavru bir köpeğin bacaklarını kesip ölüme terk eden insanlar yaşıyor bu gezegende.

Kocaman cüssesi ve yufka gibi yüreğiyle sevgili Koko’nun dediği gibi; üzgünüm.

 

Seni Seçtim

Benim gibi  çocukluk günlerini  90’lı yıllarda geçiren  bir neslin  çok iyi bileceği  bir çizgi filmdi  Pokemon.  Sadece  çocukluğunu geçirenler değil;  o çocukların annesi,  babası,  ablası,  abisi  herkes tarafından da  gayet iyi bilinirdi.  Dilimizden düşürmezdik çünkü.  Pokemonla yatar  pokemonla kalkardık.

Şimdi dönüp baktığımda  neredeyse  20 yılın geçtiğini görünce  ufak bir sarsıntı yaşamıyor değilim  ama o günlerin çocuklarının  hayatları boyunca  unutamayacağı  bir kült olmuştu.

Saati geldiğinde  televizyon karşısına geçip  tek bir saniyesini  kaçırmadan izlerken,  diğer vakitlerimizde  cips paketlerinin  içinden çıkan tasolarla  sokaklarda oynardık.

Evde,  sokakta,  okulda,  her yerdeydi Pokemon.

Öyle ki  o tasoları  üniversiteye başladığım yıllara kadar  sakladığımı hatırlıyorum.

Bugün,  Pokemon macerasını  yeniden yaşama vakti!  Ama bu kez  bir kuşçunun gözüyle! Pokemon,  anime olarak bilinen  Japon çizgi film endüstrisinin  bir ürünü.  1989 yılında video oyun tasarımcısı Satoshi Tajiri tarafından  yaratılmış.  Çocukluk günlerinde  parktan, bahçeden topladığı böcekleri,  sinekleri  inceleyen Satoshi,  bu hobisini  yıllar sonra dünyayı sarsacak  sanal bir dünya  fikrine dönüştürmüş.  Günümüze kadar da  800’den fazla  kurgusal karakter  ve bir o kadar da  hikaye yaratmış.

Pokemon kelimesi,  Japonca  “Poketto Monsuta”  isminin kısaltması,  yani “cep canavarları”.  Her ne kadar  bizler daha çok  televizyonda izlediğimiz  çizgi film tarafını bilsek de,  ilk olarak  bir video oyun  olarak tasarlanmış.  1996 yılında  Nintendo platformunda oynanan  bu oyun,  bir yıl sonra  uzun yıllar devam edecek  anime haline dönüşmüş.

Japonya’da  gösterime girmesinden yaklaşık 3 yıl sonra,  Türkiye’de  yayınlanmaya başlayan  çizgi dizi,  gündemi  uzun süreler  meşgul eden  tartışmaların da  başlamasına sebep olmuştu.

Bir yanda  çizgi filmin ortalığı kasup kavurduğu,  cipsten çıkan tasoların  hayatımızın ayrılmaz bir parçası olduğu,  tişörtlerde,  çantalarda,  suluklarda  pokemon baskıları görüldüğü günler yaşanırken,  diğer bir yanda  haber bültenlerinde  Pokemon’un çocuklar üzerindeki  olumsuz etkileri üzerine  sayısız tartışma yaşanıyordu.

Takip eden günler ise  Pokemon için  pek de hayırlı olmadı.  Mersin ve Kilis’te  iki çocuğun kendilerini pokemon zannederek  balkondan aşağı atlaması üzerine  Pokemon,  yayından kaldırıldı.  Sonraki yıllarda  ara ara  tekrar bölümleri yayınlandı,  sonra ona benzer  çizgi filmler çıktı  ama, hiçbir zaman  eskisi gibi  olamadı.

Geçen onca yılın ardından, o günlerde  pek de farkında olmadığım  birşeyler görmeye başladım Pokemon’da. Onca “kurgusal” karakter  çok da  kurgusal gibi  gelmemeye başladı bana.  En azından,  karakterlerin tasarımcısı  çok da  uçuk kaçık tasarımlar ortaya çıkarmamıştı. Tabi  1.jenerasyon pokemonlardan  bahsediyorum.  Yani Pikachu’nun, Charmander’ın,  Squirtle’ın olduğu  o samimi, sevimli,  pek neşeli olanlardan.  Sonraları  iş baya bir büyümüş,  ve  2016 yılı itibariyle  7.jenerasyon pokemonlar  ortaya çıkmış. Yeni tasarımlar,  çizgiler falan ama  pek hoşumuza gidecek  birşeyler yok; bizim Pikachu’muz bir tane!

Pokemonlar arasında  kuşlara benzeyen  birçok pokemon var. Bunların en bilineni ise, Ash’ın  uzun uğraşlar sonucunda yakalayabildiği  Pidgeotto.  Gençlik ateşinin verdiği heyecanla,  poke topunu fırlatıp fırlatıp  yakalamaya çalıştığı Pidgeotto,  ancak tripli Pokemon,  Pikachu’nun yardımıyla  yakalanabilmişti.  Poke topundaki lamba  sönene kadar geçen  o birkaç saniye,  bir kaç saat uzunluğundaydı  benim için.

Nerede bir duman bassa  Pidgeotto sahneye çıkıp,  küçücük kanatlarıyla  yarattığı kocaman rüzgarlarla  ortalığı temizledi.  Büyüyüp gelişip,  Pidgeot formuna  bürününce de, Ash’le yolları ayrıldı,  diğer pokemon arkadaşlarıyla birlikte  doğaya döndü.

Bu olayın anime tarafı.  İşin gerçek kısmında ise  çok başarılı bir kurgu yatıyor.  İsmi itibariyle de  tanıdık gelen Pidgeotto,  Türkçesi güvercin olan,  Japonca “pijon” kelimesinden türetilmiş.  Pokemon’un  sahip olduğu özellikler  bakımından da,  bir güvercinle  oldukça büyük  benzerlikler gösteriyor.  Tüm seri boyunca  Ash’e sadık kalan, yakalanmadan önce  kendi halinde  yerde beslenen,  Ash ile  yolları ayrıldıktan sonra da kendi türündeki  diğer kuşlarla birlikte uzaklara uçup giden  Pidgeotte,  fantastik bir güvercin yani!

Tabi  kendi halinde  bir güvercin imajından  biraz daha fazlası  eklenmiş.  İlk olarak  görüntüsü bir güvercinden çok  yırtıcı bir kuşu andırıyor. Daha asil  ve mağrur bir duruş sergiliyor bu haliyle.  Kişilik özellikleri olarak da,  güvercinin aksine daha çok bir atmacayı andırıyor bana.  Güçlü kanatları  ve pençeleri,  yüksek manevra kabiliyeti  ve keskin gözleriyle  güvercin-atmaca karışımı  bir Pokemon olmuş çıkmış yani!

Kuş benzeri  diğer bir Pokemon ise  Spearow.  Kendisi,  ismi itibariyle  İngilizcesi “Sparrow” olan,  serçeyi anımsatıyor  bizlere hemen. Ash tarafından  hiç yakalanmadı ama Pikachu’nun  zor anlar yaşadığı  şu sahnede,  yolları kesişmişti.

Her ne kadar  “serçe”’den esinlenerek  tasarlanmış bir Pokemon olsa da,  sahip olduğu özellikler  bir serçeden  oldukça farklı.  Serçelerin,  ufak tefek yapısı,  nispeten sessiz kendi halinde tavırlarının aksine,  Spearow  daha çok  kargaları anımsatıyor bizlere.

Çizgi film boyunca,  Spearow için  saldırgan ve kinci bir imaj çizilmiş. Tüm bu özelliklerini düşündüğümüz zaman,  klasik bir  karga profili ortaya çıkıyor aslında.  Kargalar,  özellikle alanlarını koruyan  ve gürültücü kuşlar  olarak biliniyorlar.  Şehirlerimizde  rahatlıkla gözlemleyebildiğimiz  Leş Kargası  ve Saksağan’lar,  bu konuda  bizlere en yakın örnekler. Geçtiğimiz günlerde  popüler olmuş  şu videoyu hatırlatırım sizlere.

Saldırgan tavırları da  aslında  bu alan koruma güdülerinden  kaynaklanıyor.  Sadece  bu videodaki amca değil,  kargaların alanına girmiş,  tehdit olarak algıladığı birçok canlı bundan nasibini alıyor.  Özellikle de  yırtıcı kuşlar.  Bir yerlerden bol bol karga bağrışması duyarsanız,  bilin ki  oralarda  bir tehdit vardır kargalar için.  Belki bir Şahin,  belki bir Alaca Baykuş,  belki de sadece  bir kedi!

Kuş benzeri Pokemonların  sonuncusu ise  Doduo.  Anime boyunca  daha çok,  gelişmiş versiyonu  Dodrio şeklinde gözüken bu Pokemon,  uçamayan  ama çok hızlı koşabilen  bir yapıya sahip.  Geniş düzlükleri seviyor,  bu sayede  hiçbir engele takılmadan  rahatça hareket edebiliyor.  Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi,  Dodrio,  gerçek hayattaki  Devekuşu  ve Emu gibi  uçamayan kuşlara  oldukça benziyor.  Tabi üç kafası olması hariç! Afrika  ve Avusturalya’nın  geniş düzlüklerinde yaşayan  bu kuşlar  aynı Dodrio gibi  çok hızlı koşabiliyorlar.  Örneğin Devekuşları  saatte 70 km’ye varan  hızlara ulaşabiliyorlar!

Pidgeotto,  Spearow  ve Dodrio dışında da  kuş benzeri Pokemonlar var.  Moltres, Zapdos, ve Articuno gibi  efsanevi kuşlar da  animede yer alıyor.  Ateşe sahip olma,  elektrik şoku verme gibi  doğaüstü özellikler yüklenmiş  bu Pokemonlara.  Ash’in  ilk bölümde gördüğü şu pokemon gibi henüz tanımlanamamış pokemonlar da var tabi. Aynı bizlerin yeni türler keşfetmesi gibi.

Anime boyunca,  birçok Pokemon’un  bir üst forma  geçiş yaptığını görüyoruz.  Örneğin Caterpie;  bir tırtıl olarak başladığı yolculuğunda,  önce kozasına çekilip Metapod oluyor, daha sonra da  Ash’in romantik arkadaşı Butterfree’ye dönüşüyor.   Caterpie ismi  Türkçesi tırtıl olan  İngilizce “Caterpillar” kelimesinden geliyor.  Butterfree ismi ise  kelebek anlamındaki  İngilizce “Butterfly” kelimesinden.  Yani aslında Tajiri,  doğada Metamorfoz olarak bilinen  başkalaşım özelliğini  Pokemonlara  aktarmış.  Sadece Caterpie değil, Weedle da  başkalaşım geçiren Pokemonlardan.  Bir tırtıl olarak başladığı yolculuğunu  arı benzeri  Beedrill olarak tamamlıyor.

Bu başkalaşım sürecinin,  kuşlar üzerindeki yansımasıysa  yaş konusunda olabilir. Kuşların doğal ortamlarında,  yumurtadan çıktıkları andan  yetişkinliklerine kadar geçen dönemde çeşitli tüy desenlenmeleri gösterdiklerini biliyoruz.  Örneğin Gümüş martı, yaşamının ilk yıllarında  daha kahverengi-gri tonlarda  bir tüy desenlenmesi gösterirken,  4 yaşına geldiğinde  yetişkin bireylere özgü,  bembeyaz tüylere,  sarı bir gagaya  ve gri bir kanat üstüne sahip oluyor.  Benzer durumun,  kuş benzeri Pokemonlarda da  olduğunu söyleyebiliriz.  Örneğin Pidgey,  ilk değişimi sonrası  Pidgeotto formuna bürünüyor  ve daha renkli ve gösterişli tüylere  sahip oluyor.  İlerleyen zamanlarda da  Pidgeot formuna bürünüyor ve erişkin haline ulaşıyor.

Pokemonla ilgili  son dikkat çekici nokta ise  poketopları.  Ash’in,  Profesör Oak’tan Pikachu’yu aldığı o gün,  ilk gerçek poketopunu da  almış oluyor.  O sahne ise  oldukça ilginç .

Poketop,  kuluçka makinasına benzer  bir alet içerisinde duruyor.  Daha sonra açılıyor  ve Pikachu ortaya çıkıyor.  Bu durum bana,  kuşların  yumurtadan çıkışlarını hatırlatıyor.  Bir şekilde gelişimini  poketop içerisinde tamamlayan Pokemonlar,  ilk sahipleriyle buluşuyorlar.  Animenin tamamında da  poketopların  benzer şekilde kullanıldığını görüyoruz.  Pokemonlar, bir yarış için kullanılmadıkları durumda  poketoplarının içinde bekliyorlar  ve dinleniyorlar.  Biraz da  yuvaya geri dönüş gibi  his var bende.

Pokemon’da  bir başka mesaj var ki,  hepsinden daha dikkat çekici  ve önemli;  Doğru seçim yapmak.  Kahramanımız Ash’in,  katıldığı müsabakalarda  yaptığı seçimler,  hangi Pokemon’u  nerede kullanacağı,  tüm yarışmaların  kaderini belirliyor.  Bazı zamanlar hırsı gözünü karartıyor,  yaptığı hatalar  pahalı patlıyor.  Ama zamanla tecrübeleniyor,  yaptığı hatalardan  dersler çıkarıyor.  Adımlarını  daha temkinli  ve bilinçli atmaya başlıyor.

Zaman belki  bizler için de  aynısını söylüyor,  sadece seçmek yetmiyor,  doğru seçimler yapmak gerekiyor.