100 Yıl Yaşayan Karga (Kuşlar Kaç Yıl Yaşar?)

Ya sen şimdi onu bunu bırak da, bu kargalar yüzyıl yaşıyor diyorlar, ne diyorsun? diye beni her gördüğünde soruyu hemen kitleyen sevgili kuş meraklılarının sorusuna ışık tutmak için karşınızdayım.

Bakalım, gerçekten de bu kargalar yüzyıl yaşıyor muymuş?

Evrendeki her şeyin bir ömrü var şüphesiz. Doğum ile ölüm arasında geçen o kocaman bilinmezlik. Bazısı için saniyelerden ibaret bir ömür, bazısı için milyarlarca yıldan. Gözün göremediği organizmalar da yaşıyor doğumu ve ölümü, gökyüzünü dolduran her bir yıldız da.

Öyle ya da böyle, başlangıcı olan her şey bir sona ulaşıyor.

İnsan da diğer her varlık gibi yaşıyor bu ömrü. Bazısı doğum ile ölümü aynı anda yaşıyor, bazısı bir asır deviriyor da ölüm gelsin diye bekliyor. İnsanı diğerlerinden ayıran ise; ölmeme isteği.

Ölümün korkusundan olsa gerek, insanlık oldum olası ölmemenin yollarını arıyor. Ömrünü uzatmaya, yaşlanmamaya çabalıyor. Hastalıkları tedavi ediyor, ölümüne sebep olacak tehditleri ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bir yandan ölmemek için uğraşırken, diğer yanda acımadan öldürebiliyor ama bu ayrı mevzu.

Sanırım bu ölmeme isteği, uzun ömürlü canlıları gördüğü zaman bir kıskançlık hissi doğuruyor. Kendisinden hiç de akıllı olmayan bir canlının, çok daha uzun yaşadığını görünce kendine hayıflanıyor.

Bu zihniyetin sonucu olsa gerek birileri atmış ortaya lafı: “kargalar yüzyıl yaşıyormuş biliyor musun, 1.dünya savaşını gören karga varmış hatta oturup anılarını anlatıyormuş” falan filan.

Yok artık,  Şu işi bir açıklığa kavuşturalım: cevap veriyorum….. biraz daha anlatayım!

Bilim insanları, on yıllardır canlıların ömürlerinin ne kadar olduğunu anlamak için dünyanın dört bir köşesinde çalışmalar yapıyorlar. Gerçekten de çok ilginç yaşam süreleri tespit ediyorlar.

Ben bu hikayede, sadece omurgalı hayvanların, çoğunlukla da kuşların ömürlerinden bahsedeceğim ama merak edenler, ABD’deki 10 bin yaşındaki ağaçları, kendini sürekli yenileyen bakterileri mutlaka araştırmalı. İnanılmaz keşifler var.

Doğal ortamlarında canlılar ne zaman doğduğu, ne zaman öldüğünü tespit edecek bir teknik geliştiremediğimiz vakitlerde, onları tutsak ederek yaşam sürelerini öğrenebilmişiz. Örneğin bir Asya filinin 80-90 yıl yaşayabildiğini, Macaw türü papağanların 80-100 yıl ömrünün olduğunu, hatta Galapagos kaplumbağalarının 190 yıl yaşadığını tespit etmişiz. Ama bunların hepsi, insanların gözetiminde ve bakımında geçen bir ömür olmuş. Ve sadece birkaç bireyle sınırlı kalmış.

Doğal ortamlarında ise, işler biraz değişiyor.

Doğadaki milyonlarca canlı arasında, belli bir bireyin kaç yıl yaşadığını tespit etmek hiç de kolay bir şey değil. Kocaman bir flamingo sürüsü düşünelim örneğin. Birbirinin aynısı, binlerce kuş oradan oraya dolanarak besleniyor, uçuyor, gidiyor geliyor. Tek bir bireyi, diğerlerinden nasıl ayırt edeceğiz de yaşını öğreneceğiz?

Bu sorunun çözümünü, kuşları halkalamakta bulmuşlar. Yani bacaklarına halkalar takmışlar ya da kanatlarına etiket yerleştirmişler. Teknoloji geliştikçe de yerini uydu vericileri almaya başlıyor. Bu sayede aslında onlara birer kimlik verilmiş oluyor.

Kuşların halkalanması meselesi, yüzyıldan daha eski bir geçmişe sahip ama sistematik şekilde gerçekleştirilen çalışmaların meyvelerini ancak 1950’li yıllarda yapılan çalışmalardan itibaren almaya başlıyoruz.

Wisdom isimli dişi bir Laysan Albatrosu bu çalışmaların ilk meyvesi. 1956 yılında, Büyük Okyanus’daki Midway Adasında halkalanan Wisdom, o yıllarda yaklaşık 5 yaşındaymış. Yetişkinliğe ulaşana kadar geçen süreyi, tüy desenlenmesi sayesinde büyük oranda tespit edebiliyoruz. Aradan geçen yılların ardından, Wisdom aynı adaya sayısız kez gelmiş ve gelmeye devam ediyor. Normalde yetişkin bireyler her iki yılda bir yumurta bırakıyor ama Wisdom 2006 yılından bu yana da her yıl başarılı bir şekilde ürüyor. Bugüne kadar 30-35 yavru yetiştirdiği tahmin ediliyor. Halkalama çalışması sayesinde Wisdom’ın şuan en azından 68 yaşında olduğunu biliyoruz.

Albatroslar gibi uzun yaşamları olan diğer kuşlar da çoğunlukla denizlerle içli dışlı olan kuşlar. Martılar, karabataklar, yelkovanlar, ördekler, kazlar uzun sayılabilecek bir ömre sahip oluyorlar.

Örneğin bizdeki Yelkovan kuşunun çok yakın akrabası Atlantik Yelkovanı, halkalandıktan 50 yıl 11 ay sonra tekrardan yakalanmış. Kontrolleri yapıldıktan sonra doğaya geri salınmış. Eğer Nisan 2017’den beri başına bir aksilik gelmediyse hala Atlas Okyanusunda kanat çırpıyor olabilir.

Benzer şekilde Fulmar yani Kutup Fırtınakuşu. İngiltere’deki ürediği kayalıklarda, 43 yıl 11 ay sonra tekrardan gözlemlenmiş. Son görüldüğünden bu yana başına bir iş gelmediyse o da pek sağlıklı yaşamaya devam ediyor.

45 yıl 3 aylık Tepeli Patka, yine 45 yıllık Denizpapağanı, 40 yıl 11 aylık Küçük Tarlakazı, 39 yıllık Leylek, 37 yıl 6 aylık Gri Balıkçıl ve 32 yıl 1 aylık Karabatak da diğer uzun yıllar yaşamış kuşlardan. Ama bunlar diğerlerinden farklı şekilde, ölü olarak bulunmuş durumdalar. Yani bir nevi tespit edebildiğimiz kadarıyla kendi türlerinin en uzun yaşamlarını sürdüler.

Bahsettiğim bu türleri, diğer kuşlardan ayıran iki şey var: Birincisi yaşadıkları alanlar, insanlardan ve diğer yırtıcı canlılardan nispeten uzak habitatlar. İkinci olarak ise, vücut yapıları büyük canlılar. Av olma ihtimalinin azalması ve boyutların büyümesi, yaşam sürelerinin daha uzun olmasına sebep oluyor.

Aksi durumda da daha küçük bir beden ve avcılarla daha fazla etkileşim yaşam süresini kısaltıyor. Özellikle küçük ötücü kuşlar, yani serçeler, kırlangıçlar, ispinozlar, örümcekkuşları gibi canlıların ortalama ömürleri 5-10 yılla sınırlı. Tabi ki onlarda da birkaç uç örnek var ama genel anlamda, daha kısa bir ömre sahipler.

Gelelim yüzyıl yaşayan karga meselesine.. Nerde kalmıştık!

Kargalar yüzyıl yaşar mı?

Hayallerinizi yıkmak istemem ama cevabım hayır, kargalar yüzyıl yaşamazlar!

Diğer kuşlarda olduğu gibi, kargalar da halkalama çalışmalarında yer almışlar. Ve yapılan bu çalışmalar sonucunda yüzyıl yaşayan bir karga tespit edilmemiş. Hatta aksine, kargalar da küçük ötücü kuşlar gibi nispeten kısa bir ömre sahipler.

En sık karşılaştığımız karga türlerinden Saksağan 21 yıl 8 ay, Küçük Karga 20 yıl 4, Ekin Kargası, 22 yıl 11 ay ve Leş Kargası 19 yıl 2 aylık maksimum yaşla tespit edilmiş.

Özellikle bu karga yüzyıl yaşar efsanesinin ortaya çıkmasına sebep olan türün Kuzgun olduğunu düşünerek de onu sona bıraktım. Korku filmlerinin vazgeçilmez aktörü, ölümün habercisi vs. gibi zırvalara konu olan Kuzgun, en bilindik karga figürlerinden biri.  Diğer kargalara oranla oldukça büyük ve güçlü bir vücut yapısı olmasına rağmen, Kuzgunlar bile yüzyıl yaşamıyor. Doğal ortamında tespit edilen en yaşlı Kuzgun 23 yıl 3 aylık olarak tespit edilebilmiş.

Bu efsaneyi destekleyebilecek en zorlama örnek,  esaret altında beslenen Tata isimli bir karga olabilir. 2006 yılında ölen bu karga, sahibine göre 59 yaşındaydı. Ama bilimsel herhangi bir kayıt olmadığı için hiçbir zaman dikkate alınmadı, emin olunamadı.

Sözün özü, evrendeki her varlık er ya da geç bir sona ulaşıyor.

Önemli olan o günün gelişinden korkmak değil,

O gelene kadar huzur dolu günler için çaba harcamak.

Gerisi bir kuş kanadında, ufak bir rüzgar…

Kamuflaj Sanatı

Harry Potter kitaplarının yazarı J.K. Rowling, görünmezlik pelerini gibi bir objeyi hikayeye yerleştirirken, sanırım çocukluk günlerinde kurduğu hayallerini, bizim gibi okuyucularıyla paylaşmak istemişti.

Çünkü bu hayali sadece o kurmuyordu. Görünmez olmak, hepimizin çocukluk günlerine ait bir hayaldi. Kimsenin bizi görmeden yapacaklarımız üzerine, hepimiz kafa yormuştuk eminim. Gizlice gireceğimiz yerleri, görmek istediğimiz kişileri hepimiz gayet iyi biliyorduk.

Hayallerle sınırlı kalmadı ama görünmez olmak isteği. İnsanlık için bir tutku oldu görünmezlik, aynı uçmak gibi. Çocukluk günlerinin bu masum isteği, masumiyetini yitirmişti artık.

Görünmez olmak büyük bir silahtı, üstünlük sağlıyordu. Mutlaka ele geçirilmeliydi, düşman çoktu.

Beceremedi. Ne denediyse olmadı. Bedenini ortadan kaldıramıyordu bir türlü.

Doğada buldu çözümü. Burnunun ucunda saklanan canlıları nasıl olur da fark edemez onu anladı önce.  Bedeni ortadan kaldırmak değildi görünmez olmak, çok iyi gizlenebilmekti.

Renk değiştiren bukalemunları fark etti. Ağaç gövdesine saklanmış güveleri, yaprak şeklindeki kelebekleri gördü.

Daha çok araştırdı, daha çok öğrendi.

Sonunda saklanmayı, gizlenmeyi, kamufle olmayı öğrendi doğadan.

Elindeydi sonunda. Görünmez olmak kadar etkili olamazdı ama işini görüyordu sonuçta. Askerlerine bulunduğu coğrafyaya uygun renk ve desenlerde kıyafetler giydirdi. Tanklarını kapladı, uçaklarını boyadı.

Sonra döndü, silahını ateşledi.

Öğretmeni doğaya, daha fazla ihtiyacı yoktu ne de olsa.

Kamuflaj yani görünmeme sanatı. Av, avcı ya da bitki fark etmez, doğadaki hemen hemen her canlının küçük ya da büyük ölçekte uyguladığı bir sanat. Kocaman ormandaki, tek bir ağaç gibi fark edilmemek de olabilir bu sanat, uçsuz bucaksız bir bozkırın ortasında kimseye görünmeden avına yaklaşan bir aslan da.

Canlıların kamuflaj yetenekleri, kamufle olmaya olan ihtiyaçlarıyla doğru orantılı. Hayatta kalmak için ne kadar gizlenmesi gerekiyorsa o kadar iyi adapte olmuş durumdalar. Öyle ki bazı canlıların renk algılarının olmadığını biliyoruz ama buna rağmen vücut renklerini ya da desenlerini bulundukları çevreye uyumlu hale getirebiliyorlar. Yani kamufle olmak, hayatta kalmanın temel şartlarından.

Söz konusu kamuflaj olunca, kuşlar, uyguladıkları inanılmaz tekniklerle bu işin başını çekiyor. Dünya üzerinde kesin sayısı bilinmemekle birlikte 10 binden fazla kuş türünün yaşadığını biliyoruz ve bu türlerin neredeyse tamamı, bulundukları çevreye uyumlu bir kamuflaj özelliği gösteriyorlar.

Kuşların, kamufle olmalarındaki temel amaç, fark edilmemek. Av veya avcı olmaları önemli değil; kamufle oldukları sürece tehditlere karşı daha güvenli hale gelebiliyorlar. Bazı zamanlar gizlenmek için değil de daha fazla görünür hale gelmek için çaba gösterdikleri durumlar da olabiliyor. Örneğin, üreme dönemindeki erkek kuşlar, dişilere kendilerini beğendirmek için parlak ve renkli tüylere sahip oluyorlar. Üremek, hayattan kalmaktan daha önemli olabiliyor yani bazı zamanlarda. Üreme dönemi bittiğinde ise çok dikkat çekmeyen soluk renklere bürünüyorlar. Soğuk kış günlerinde yemek bulmaya çalışırken, av olmamak lazım neticede.

Kuşlar, renk, desen ve duruş olarak özetleyebileceğimiz üç farklı tekniği kullanarak gizlenebiliyor. Bazı türler bu üç tekniğin tamamını kullanıyor, bazıları tek bir yolu tercih ediyor.

Bu teknikleri kullanarak en üst düzeyde başarıyı sağlayan kuş türleri, gececil kuşlar. Bu kuşlar, bir çok kuş türünün aksine, beslenme, çiftleşme, yuva kurma gibi yaşamsal faaliyetlerini geceleri gerçekleştiriyorlar. Durum böyle olunca da gündüz saatlerinde, kimselere görünmek istemiyorlar. Özellikle kargalar ve gündüz yırtıcıları gibi kuşların ağır tacizine maruz kalmaktan kaçınıyorlar. Türkiye’de de gözlemleyebildiğimiz baykuş türleri ve çobanaldatan bu tarz kuşlardan.

Küçük bir baykuş türü olan İshakkuşu, kamuflaj konusunda master yapmış bir türlerden birisi. Her şeyden önce gün boyunca hareketsiz beklediği ağacın gövdesine çok benzer renklere ve desenlere sahip. Sadece bu özellikleriyle bile, bir İshakkuşunu gündüz fark etmek oldukça zor. Ama İshak, bundan biraz daha fazlasını yapıyor. Fark edilme ihtimalini minimuma indirmek için, duruşunu dikleştiriyor, kulak tüylerini kabartıyor. Bu haliyle, orda olduğunu bilen bir göz bile, kuşu bulmakta zorlanıyor. Bence İshakkuşunun kendisi bile bazen orda olduğunu unutuyordur.

Diğer bir tür ise Çobanaldatan. Bu kuşlar da  geceleri aktif oluyor. Gündüzleri ya bir ağaç dalına boylu boyunca uzanarak gizleniyor, ya da yerde yaptığı yuvasının üzerinde kuluçkaya yatıyor. Sahip olduğu renk ve desenleriyle, bulunduğu ortama büyük bir uyum gösteriyor. Bir de üzerine saatlerce hareketsiz duruşu eklenince, bir Çobanaldatan’ı gündüz gözüyle fark etmek ancak şansa kalıyor.

Sadece gece aktif olanlar değil, gündüz hareketli kuşlar da kamuflaja ihtiyaç duyuyorlar. Bu kuşlar genellikle, yumurtalarının üzerinde kuluçkaya yatan dişi bireyler oluyor. Gün boyu yumurtalarını sıcak tutmak ve tehditlere karşı korumak için çabalayan dişi bireyler, aynı zamanda yırtıcı kuşlar için çok açık bir hedef haline geliyorlar. Bütün gün öylece oturup beklemek çok da kolay değil. Bu yüzden dişi kuşlar, erkeklere oranla çok daha soluk renklere ve gösterişsiz tüylere sahipler. Bu sayede, fark edilme ihtimallerini en aza indiriyorlar.

Dişi kuşların gösterdiği bu kamuflaj özelliğini, üzerinde yattıkları yumurtaların sahipleri de göstermek zorunda. Yumurtadan yeni çıkan yavrular, yuvadan uçacakları ana kadar, tehditlere karşı korumasız durumdalar. Ebeveynleri onlar için besin toplarken, onlar yuvada çok hareket etmeden ve dikkat çekmeden beklemek zorundalar. Tıpkı annelerinde olduğu gibi, yavru kuşlar da soluk ve gösterişsiz tüylere sahipler.

Kamuflaj hayat boyu gerekli olan bir ihtiyaç. Gizlenmeden geçen her dakika av olma ihtimali artıyor ya da bir avcı için avı elinden kaçabiliyor. Özellikle deniz ve göl kıyıları, çayırlar, düzlükler gibi saklanacak yerlerin sınırlı olduğu bölgelerde yaşayan kuşlar, kamuflaj yetenekleriyle dikkat çekiyorlar.

Örneğin bir Kocagöz. Bitki örtüsünün çok kısıtlı olduğu coğrafyalarda üreyen bu kuş, yuvasını da doğrudan yere yapıyor. Yumurtaların üzerinde geçen günler boyunca, fark edilmemek en önemli mesele. Bulunduğu yere öylesine uyumlu renk ve desenlere sahip ki, gördüğünüzden emin olduğunuz halde,  aynı yere bir kez daha baktığınızda bulmakta zorlanıyorsunuz.

Gelelim benim en favori kuşlarımdan birine, belki de en favorisine.  İzlediğiniz videolarımın başlarında mutlaka görmüşsünüzdür kendisini. Hatta şuracıkta da duruyor şuan. Kendisi bir Yalıçapkını.

İlk baktığınızda bunun neresi kamufle yahu, baksana hayvan parıl parıl parıldıyor diyebilirsiniz. Açıkcası ben de ilk gördüğümde öyle düşünmüştüm. Sonraları fark ettim ki, aslında müthiş bir kamuflaj yeteneğine sahipmiş.

Yalıçapkınları, genellikle suya doğru eğilmiş bir saz üzerinde tünüyorlar. Oldukça hareketsiz bir biçimde aşağıdaki suyu izliyor ve avlarını belirlemeye çabalıyorlar. Doğru anı bulduklarında ise, amansız bir dalış yapıyor ve uzun gagalarıyla avını yakalıyorlar.

Her şeyden önce yalıçapkınlarının tüyleri, güneş ışığının yoğunluğuna göre farklı tonlara bürünebiliyor. Fotoğraflarda ve videolarda oldukça parlak mavi ve turuncu tüylere sahipmiş gibi görüyoruz ama doğal ortamlarında gözlemlediğiniz de çok daha koyu tonlarda olduğunu farkediyorsunuz. Bu bir avantaj çünkü daha az dikkat çekiyor.

İki zıt renkte olması da ayrı bir avantaj. Kanat üstü, sırtı, kuyruğu ve kafası mavinin çeşitli tonlarındayken, gövdesi turuncu tonlarda. Bu şu anlama geliyor; aşağıdan bakan bir canlı, ki bu durumda yalıçapkının birazdan avlayacağı bir balık, kuşu arkasındaki sazlarla aynı renklerde görüyor.

Aynı şekilde, yalıçapkınına üstten bakan bir canlı, ki bu durumda avcı bir kuş olabilir, yalıçapkınını alttaki suyla benzer renklerde görüyor.

Yani Yalıçapkını ne avına fark ettiriyor kendini, ne de onu avlayacak bir avcıya.

Muhteşem bir kuş, muhteşem bir adaptasyon!

Haydi, kalın sağlıcakla!

Katil Baykuş (Michael Peterson Davası ve Baykuş Teorisi)

Gazetelerin 3.sayfa haberi gibi bir konu var bu hafta sizlere anlatmak istediğim. Oldukça sıradan görünen ama altını eşeledikçe hiç de öyle olmadığını gösteren bir mevzu. Aradan 16 yıl geçmiş olsa da, akıllarda hala soru işaretleri bırakan, bir cinayet meselesi.

9 Aralık 2001 günü, Amerika Birleşik Devletlerinin Kuzey Karolina eyaletinde, 911 acil durum hattına bir arama düştü. Aramayı yapan yazar Michael Peterson’dı. Telefonda, eşi Kathleen’i merdivenlerin dibinde bilinçsiz bir şekilde yatarken bulduğunu, basamaklardan aşağı yuvarlanmış olabileceğini söyledi. Polisler ve ambulans eve geldiğinde Kathleen’in cansız bedenini buldular. Michael olay olduğu sırada evin dışında olduğunu, içeri girdiğinde eşini bulduğunu, olaydan önceki birkaç saatte Kathleen’in çok fazla alkol aldığını ve diazepam adı verilen sakinleştirici ilaçlar kullandığını söyledi.

Olay derinlemesine araştırılmaya başlandı. Kathleen’den alınan kan örneklerinde alkol oranının 0.07 olduğu tespit edildi, yani Michael’ın ifadesindeki çok fazla alkol aldığı bilgisiyle tam anlamıyla örtüşmüyordu.  Yapılan otopside ise 48 yaşındaki kadının, gırtlak kemiğinin kırık olduğu ve kafasının üzerinden boynuna doğru uzanan, hafif ama sert bir cisimle açılmış 7 farklı yaranın olduğu bulundu. Otopsiye göre, kadının ölümünün temel sebebi bu yaralardan kaynaklı kan kaybıydı. Yaralar meydana geldikten yaklaşık 2 saat sonra hayatını kaybetmiş olmalıydı.

Adli tıp uzmanları, olay yerindeki kan izlerinin, merdivenden düşüş sırasında meydana gelmiş olduğunu açıkladılar. Ama polis müfettişleri kafadaki yaraların böyle bir düşüş ile oluşamayacağına karar verdi. Tüm bu olayların tam ortasında duran tek şüpheli ise yazar Michael Peterson’dı. Her ne kadar her fırsatta reddetse de, kısa süre sonracinayetle suçlandı ve yargılanmaya başlandı.

Akıllarda ise hala bu bir kaza mı yoksa bir cinayet mi sorusu dolanıyordu.

Yargı süreci devam ederken, işler karmaşık bir hal almaya başladı. Peterson’ın özel hayatı araştırılmaya başlanınca, medyada daha görünür hale gelmeye ve halkın dikkatini çekmeye başladı. Savcılık, Michael Peterson’ın eşcinsel bir hayat yaşadığını ve askerlik hizmetiyle ilgili yanlış beyanlarda bulunduğunu iddia etti. Eşinin, Michael’ın bu eşcinsel hayatını keşfettiğini ve evliliğini sona erdirmek istediğini ileri sürdü. Ortada ise Kathleen’in mirasçılarına kalacak 1.5 milyon dolarlık bir sigorta tazminatı duruyordu.

10 Ekim 2003 günü mahkeme kararını verdi. Michael Peterson’ı, eşi Kathleen’i planlayarak öldürmek suçundan ömür boyu hapis cezasına çarptırdı.

Herkes bu işin artık kapandığına ve Michael Peterson’ın katil olduğuna ikna olmuştu ki, 2009 yılında kimsenin beklemediği bir iddia ortaya atıldı.  İddianın sahibi Peterson ailesinin komşusu Lawrence Pollard’tı. Dava boyunca toplanan delil listesinde anlam veremediği iki şey gözüne çarpmıştı; birinci küçük bir sedir ağacı iğnesi, diğeri ise mikroskobik baykuş tüyleri!

İddia çok şaşırtıcıydı: Acaba katil, bir baykuş muydu?

“Baykuş Teorisi” olarak bilinen bu iddia, olaya bambaşka bir bakış açısı kazandırıyordu. Teoriye göre, Kathleen eve girmeden önce bir baykuşun saldırısına uğramıştı. Kafasındaki baykuş ayaklarına benzer düzendeki yara izleri ve vücudunda ve elinde bulunan sedir ağacının iğneleri böyle bir saldırı ihtimalini destekliyordu. Merdivendeki kan izlerinin yukarıdan aşağı değil de, aşağıdan yukarıya doğru damlamış olması, ayakkabısının üzerindeki ve bahçe kapısındaki kan izleri, kafasındaki yaraların evin dışında oluşmuş olduğunu ortaya koyuyordu.

İddiayı ortaya atan Pollard ve birkaç kuş bilimcinin araştırmalarına göre, böylesi yaraları meydana getiren ve Kathleen’in ölümüne yol açan bir baykuş olmalıydı. Özellikle de olayın gerçekleştiği Durham bölgesinde yaygın bir şekilde gözlemlenebilen ve insanlara saldırdığı vakaların sıklıkla meydana geldiği, Barred Owl yani Çizgili Baykuştu.

Çizgili Baykuş, Kuzey Amerika’da yayılım gösteren oldukça yaygın bir tür. Türkiye’de gözlemlenen Alaca Baykuş’a hem genetik olarak hem de fiziksel olarak oldukça benziyor. Bu kadar benzer oluşları sanırım davranışlarına da yansımış durumda. Çünkü Alaca Baykuş, ülkemizdeki baykuşlar arasında en saldırgan olanı diyebiliriz. Tabi ki sebepsiz yere değil. Özellikle üreme dönemlerinde, yuvalarındaki yavrularına yaklaşan tehditlere karşı oldukça agresif olabiliyorlar. Genelde saldırdıkları bölge ise kafa ve gözler. Avrupa’da bu kuşlar üzerine yapılan araştırmalar sırasında, birkaç araştırmacının gözlerini kaybettiği acı olaylar var.

Teorinin doğruluğunu ortaya koymak için yapılan araştırmalarda, kuş bilimciler, yaban hayatı uzmanları ve veteriner hekimlerin görüşleri böyle bir saldırının mümkün olabileceğini destekler nitelikteydi. Özellikle Çizgili Baykuşların, kendinden büyük avları yakalayabildiği ve insanlara saldırı vakalarının hiç de nadir bir durum olmadığını ortaya koydular.

Teori, mahkemeye sunuldu ve Michael Petterson’ın suçsuzluğunu ispatı olarak gösterildi. Ama mahkemeiddiayı kabul etmedi ve yeni bir dava açılmadı.

İddia’yı ortaya atanlar ise bu konuda oldukça ısrarcıydılar. Böyle bir saldırının, bir insanı öldürüp öldüremeyeceği üzerine deneyler yapılmaya başlandı.

Yapılan deneylerde, Kathleen Peterson boyutları ve ağırlığında maketlere, Çizgili Baykuş saldırıları canlandırıldı. Kathleen 54 kg ağırlığındaydı ve Çizgili baykuş bir saldırı sırasında 40 km’ye varan bir hızla avına yaklaşabiliyordu. Normal bir av sırasında, baykuş fare boyutlarındaki bir avına, farenin ağırlığının yaklaşık 150 katı bir güçle darbe indiriyordu. Ki bunu bir insan ölçülerinde düşündüğümüzde, yaklaşık 8 tonluk bir güç Kathleen’in kafasına indirilmişti.

Teoriye göre böylesi bir saldırı sonrasında, Kathleen kafasındaki kanamalara rağmen,yaşadığı şok içerisinde, merdivenlerden yukarı çıkmaya başlamış, ama almış olduğu alkol ve sakinleştirici hapların da etkisiyle kontrolünü kaybedip, merdivenlerden yuvarlanmıştı. Yani Kathleen merdivenlerden çıkmayı başarmış ve odasına gidebilmiş olsaydı, ölmemiş olabilirdi.

Mahkeme dava sürecine tekrardan başladı. Baykuş teorisi, Michael Peterson’un suçsuzluğunu kanıtlamıyordu ama üzerine yeni iddialar ortaya atılmasını engelliyordu. Paralel yürütülen soruşturmalarda ise olay yerinden toplanan kan örneklerinin kasıtlı biçimde değiştirildiği ve delillere yanıltıcı unsurlar eklendiği gibi çeşitli entrikaların döndüğü ortaya çıkarıldı.

16 Aralık 2011 günü, Michael Peterson 300 bin dolarlık kefalet bedeliyle hapishaneden çıkarılarak, ev hapsine alındı.

24 Şubat 2017’de ise mahkeme nihai kararını verdi. Amerika Birleşik Devletlerinin hukuk sistemine özgü olan Alford savunması adı verilen bir sistem sayesinde, dava son dönemece girdi. Bu sisteme göre suçlunun suçunu kanıtlamaya yetecek kadar delilin olduğu ancak suçlunun suçu işlediğini kabul etmeyişi durumunda, hâkim ya da jüriyi ikna edebiliyor olması esas alınıyordu. Sonuçta mahkeme Peterson’a 86 ay hapis cezası verdi. Hali hazırda 10 yıldır tutuklu oluşunu da göz önünde bulundurarak tahliyesi gerçekleştirildi.

Geride kalan 16 yılın ardından, dava kesin bir şekilde sonuçlanmıştı. Cinayet davası olarak başlayan bu kafa karıştırıcı olay, dünya çapında bilinen büyük bir gizem haline dönüştü. Üzerine filmler, belgeseller çekildi. Netflix tarafından hazırlanan 13 bölümlük bir mini dizi bile yapıldı.

Ama bu cinayet hikâyesi hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamadı. Michael Peterson, hiçbir zaman suçlu olduğunu kabul etmedi. Mahkeme nihai karar vermiş olsa da akıllardaki soru işaretleri hiçbir zaman tam olarak cevaplandırılamadı.

En önemli soru ise oracıkta hala duruyordu: katil, baykuş muydu?

 

Tavuk mu Yumurtadan, Yumurta mı Tavuktan?

Hayatta bazı sorular vardır, cevaplarını bulmakta zorlanırız. Hatta birçok kez, bu soruları cevaplamaya çalışmaktansa, var olan genel geçerleri kabul ederiz. Çünkü binlerce yıllık insanlık tarihinde bu sorular milyonlarca kez sorulmuş, cevaplar bulunamamıştır. Kendimizi buna inandırmışızdır zaten.

Evrenin yaratılışı meselesi gibi, nerden gelip nereye gittiğimiz sorusu gibi, ölümden sonra yaşam var mı gibi, evreni bizimle paylaşan başka canlılar var mı gibi. Uzar da gider bu sorular.

Sorduğumuz her bir soru, tabi soru sormak artık ne kadar mümkün o ayrı bir tartışma konusu, cevapsız kalmayı kabul etmek gibi geliyor artık bana. Yaratılışı sorgulamak bize mi düştü? İnsanın üstünlüğünü sorgulamak da nedir? Ölümden sonra yaşamı sorgulamak değil, ona hazırlanmak gerekir vs vs.

Bir de bazı sorular var ki, bunların da cevapları bizleri, bir ikileme sürükler. Genel geçer cevaplar bile ikiye bölünür bu sorular karşısında. Tıpkı Aristo’nun 2300 yıl önce ortaya attığı soru gibi: Tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan?

Klasik bir soruyla karşı karşıyayız bugün. Eminim birçoğunuz hayatınızın bir noktasında bu sorunun cevabını bulmak için kafa yormuşsunuzdur. Bir yerlerde mutlaka bunun üzerine bir geyik dönmüştür. Hatta eminim ki bu hikayenin başlığını gördüğünüzde, bir yerlerden gelen “hakikaten nedir bu sorunun cevabı” merakıyla bu videoyu izlemeye başlamışsınızdır.

En azından umuyorum durum tam olarak böyle olmuştur, çünkü bu soruya tam anlamıyla ışık tutacağımız bir yerdesiniz. Biraz daha sabır, video sonunda “aaa demek böyleymiş” diyeceksiniz.

Binlerce yıl önce bu soruyu ortaya atan Aristo, biri şunu cevaplasın deyip kenarı çekilmemiş elbette. Böyle güzel bir soru sordum, güzel de bir cevap vereyim demiş. “Bu sorunun tek bir cevabı, tek bir kökeni olamaz. Tavuk yumurtadan çıkmıştır ya da yumurta tavuktan çıkmıştır gibi kesin yargılara varılamaz. Bu bir döngüdür, biri olmadan diğeri olamaz”

Kafa karıştıran bir soruya kafa karıştıran bir cevap. Aristo’dan da bu beklenirdi.

Aradan yüzyıllar geçmiş. Antik Yunan’da yaşayan diğer filozoflar, bu soruyu her dönem dile getirmeye başlamışlar. Cevaplar vermektense, aman Aristo ne kadar da güzel sormuş, vallahi bu soru yaşamın kökeni sorusundan daha önemli falan deyip, Aristo’yu yüceltmişler. Nihayetinde soru, cevaplarıyla değil, bir soru olması itibariyle nesilden nesile aktarılmış, cevaplar aramış.

16.yüzyıl’a geldiğimizde, bu çok iyi bilenen soruya nihai bir cevap kiliseden gelmiş. Yaratılışla ilgili hikayelere dayandırarak, tabiî ki de tavuk önce geldi denilmiş ve mevzu kapatılmaya çalışılmış. Tam kapatılamamış belli ki, hala konuşuyoruz.

Gelelim sorunun cevabına.

Eğer bir yumurtayı, bir yumurta olması itibariyle ele alırsak; yumurta tavuktan önce gelir diyebiliriz. Peki neden?

Yumurta, bildiğiniz gibi bir üreme biçimi. Ve yumurtayla çoğalan canlılar, tavukların varlığından çok uzun zaman önce de bu gezegende yaşıyorlardı. İçerisinde embriyo yani yavru adayı barındıran en eski dinozor yumurtası fosili 190 milyon öncesine ait. Tavuğun bir kuş olduğu gerçeğini göz önünde bulundurursak, ilk kuş Archaeopteryx’in fosili ise 150 milyon öncesine dayanıyor. Yani ilk yumurta, tavukların bu gezegen üzerinde gıt gıt diye dolaşmasından en azından 50 milyon önce varlık gösteriyordu.

Bu işin bir yumurta ve tavuğun bir kuş olarak ele alınmasından çıkan bir sonuç.

Soruyu tavuğun bizzat kendisi ve yumurtladığı yumurta arasında sınırlarsak, biraz daha karmaşık bir cevap ortaya çıkıyor.

Birkaç yıl önce bir grup araştırmacı, yaptıkları çalışmanın sonucu olarak yumurtanın oluşması için tavukların, yumurtalıklarındaki OV-17 adı verilen özel bir proteine ihtiyaç duyduğunu ortaya koydular. Tabi bu araştırma hemen, gördünüz mü tavuk önce geliyormuş aynı yaratılış hikayelerinin söylediği gibi haberlerinin yayılmasına sebep oluyor.

Ama mevzu o kadar kolay değil. Tavuk yumurtasını ne olarak tanımlıyoruz sorusu çıkıyor ortaya. Tavuk yumurtası, tavuğun yumurtladığı ve üzerinde yattığı yumurta mı? Yoksa içerisinde tavuk olan yumurta mı?

Kafanız mı karıştı? Bir de şöyle düşünelim; bir kedi içerisinden köpek çıkacak bir yumurta bırakıyor. Bu yumurta bir kedi yumurtası mı olurdu yoksa bir köpek yumurtası mı?

Üreme sürecinde, dişi ve erkek bireylerin DNA’larını içeren iki farklı organik yapı bir araya geliyor ve döllenme oluyor. Ama yine de döllenme sonucunda ortaya çıkan yeni yapı, %100 dişinin ya da %100 erkeğin genetik bilgilerini içermiyor. Mutasyona uğramış yeni bir yapı oluşuyor. Bu mutasyon zigot yani döllenmiş yumurtada oluşursa, milyonlarca yıl içerisinde yeni türler meydana getiriyor.

O halde tavuk olmayan ama tavuğa çok benzer iki canlı-ki ben bunlara öncül tavuklar diyeceğim- geçmişte bir yerde çiftleşerek, içerisinden tavuk çıkacak bir yumurta meydana getirmiş olabilirler. Bu senaryoya göre yumurta önce gelmiştir diyebiliriz ama baktığımızda tek bir nesilde oluşan mutasyon sonucu, yeni bir tür meydana gelmesi mümkün değil. Yani yumurta halen öncül tavuk yumurtası.

Geçtiğimiz haftalarda kedilerin kökeni hakkında bir video hazırlamıştım hatırlarsanız. Evcil kedilerin, Yaban Kedisi adı verilen bir türden ortaya çıktığını söylemiştim. Doğal ortamlarından yaşayan yabani bir kedinin, tek bir nesil sonra evcil kedi haline gelmesi mümkün değil. Aynı şekilde kurtlar ve köpekler arasındaki ilişki. Köpeklerin, kurtların evcilleşmiş versiyonları olduğunu biliyoruz ama bir nesil sonra yabani kurt yavrularının evcil köpekler gibi çok çeşitli renklerde ve boyutlarda olmasını beklemiyoruz. Ama aradan geçen sayısız jenerasyonun ardından, yaban kedileriyle evcil kedilerin ya da kurtların ve köpeklerin birbirlerinden oldukça farklı canlılar haline geldiğini görebiliyoruz.

Geldiğimiz noktada ise iki farklı senaryo var elimizde.

Birincisi, yumurtayla çoğalan canlılar zaman içerisinde yaşadıkları mutasyonlar sonucunda öncül tavuğu meydana getirdiler. Bu öncül tavukların yaşadıkları mutasyon nihayetinde öncül tavuk yumurtasından çıkan tavuğu meydana getirdi. Yani önce tavuk meydana geldi.

İkinci olarak ise yine yumurtayla çoğalan canlılar zamanla, mutasyon sonucu öncül tavuğu oluşturdu ama bu kez öncül tavuk mutasyonla içerisinden tavuk çıkacak tavuk yumurtası meydana getirdi. Yani önce yumurta geldi.

Nihayetinde şu soruya varıyoruz; tavuk yumurtası nedir?

Bu çok anlamsız bir soru çünkü, sonuca baktığımızda ister öncül tavuğun yumurtası olsun, ister tavuk yumurtası fark etmez, ilk gerçek tavuk, bir yumurtadan çıktı.

Sonuç: yumurta önce gelir!

Büyük Ustalar (Ağaçlarda Bir Yaşam)

Burnunuzu kullanarak bir ağaçta delik açmayı denediniz mi hiç?

Ya da yemeğinizi sadece dilinizi kullanarak kuytu köşelerde aramayı? Hani şu eskilerin yoğurt içinde altın aradıkları oyunlar gibi

Ellerini kullanabilen bir canlı olarak, hiçbirimizin böyle şeyler denemiş olduğunu sanmıyorum zaten.

Peki, o ellerle yapabilir miyiz aynısını? Bir ağaç gövdesini bükebilir miyiz? Tamam gövdesi biraz fazla oldu, ortancasından bir dal olsun. Yeter mi gücümüz? Ya da bir sınırlama koymayalım da hangi uzuvunuz müsaitse onu kullanın. Kafa göz, bacak dalın gitsin.

Pek mümkün gibi gözükmüyor.

Tamam ama ağaçlardaki bu kocaman delikler kimin işi? Gizli gizli birileri mi çalışıyor?

Sesi duyuyor musunuz? Derinlerden tıklamalar geliyor. Büyük ustalar iş başında.

Dünyanın daha güzel bir yer olduğu vakitlerde, evlerimizi sarmalayan birbirinden güzel mobilyalar, kullandığımız kap kacak, hatta evlerin bizzat kendisi ağaçtan imal edilirmiş. Büyük ustaların, büyük marifetinin bir sonucuymuş elbette. Evinizin bir köşesinde duran şu eski çeyiz sandıklarına bir bakın isterseniz, ne kadar müthiş bir sanat çıkmış ortaya.

Benim bahsettiğim ağaç ustaları ise biraz farklı. Belki o mobilyaları, evleri yapan ustalara bile ilham vermiş olabilirler geçmişte bir yerlerde. Doğanın tam içinde, ağaçlara şekil veren büyük ustalar. Onlar Ağaçkakanlar!

Ağaçkakanları bilmeyen yoktur diye düşünüyorum. Ne de olsa ismiyle müstesna, ne yaptığı çok belli bir kuş; ağaç kakıyor. Bir dönemin çizgi filmi “Ağaçkakan Woody”in bir etkisi de olabilir tabi bu bilinirliğinde. Ama çevremdeki insanlarla konuştuğumda nasıl bir şekli şemali vardır pek de bilgi sahibi değiller. Zihinlerde kelime anlamıyla çok iyi bilenen ama içerisi biraz boş kalmış bir kuş.

Ağaçkakanlar, ağaçlarla özdeşleşmiş ve bu ağaçlar üzerinde yaşamaya adapte olmuş bir canlı. Yaşadıkları coğrafya ve türlerine göre, ağaçla olan ilişki düzeyi değişiklik gösterebiliyor ama ne olursa olsun; her biri, ağaçlarla oldukça içli dışlı.

Türkiye’de toplam 9 tür ağaçkakan yaşıyor. Bunlar kabaca 4 grup içerisinde toplanıyor. Kara Ağaçkakan bunların ilki. Sadece Türkiye’deki değil, dünya üzerindeki en büyük ağaçkakanlardan biri. Yaklaşık olarak bir karga boyutunda. Polonya’da katıldığım bir çalışmada oldukça yakından gözlemleme şansım olmuştu, gerçekten de çok büyük bir kuş. Çoğunlukla yaşlı ormanları tercih ediyor ve tipik bir bebek ağlaması sesine sahip. Diğer ağaçkakanlara oranla gözlemlenmesi daha zor bir tür.

Diğer iki türümüz ise Yeşil Ağaçkakan ve Küçük Yeşil Ağaçkakan. Bu türler de yaşlı ormanları tercih ediyorlar. Yeşil Ağaçkakan, vaktinin büyük bir kısmını yerde karıncalarla beslenerek geçiriyor. Küçük Yeşil Ağaçkakan da benzer şekilde karıncalarla besleniyor ama yerde Yeşil Ağaçkakan kadar vakit geçirmiyor. Yeşil Ağaçkakan daha yaygın bir tür iken, Küçük Yeşil Ağaçkakan’ın Türkiye’deki yaşam alanı daha sınırlı.

Diğer ağaçkakanlar ise birbirlerine oldukça benziyor. Birbirlerinin minyatürü diyorum ben bunlara. Sanki konsantre bir tane varmış da su kattıkça büyümüşler J Ak Sırtlı Ağaçkakan, Alaca Ağaçkakan, Orman Ağaçkakanı, Ortanca Ağaçkakan, ve Küçük Ağaçkakan ülkemizdeki siyah-beyaz ağaçkakanlar. Temelde boyutları, sırtlarındaki ve kuyruklarındaki beyaz tüylerin dağılımı ile birbirlerinden ayırt edilebiliyorlar. Ak sırtlı Ağaçkakan dışında diğer türleri, parklarda, bahçelerde, korularda görmek mümkün. Ak sırtlı Ağaçkakan ise daha lokal bölgelerde yaşamını sürdürüyor.

Son ağaçkakan türü ise Boyunçeviren. Diğer ağaçkakanlardan biraz farklı. Göç eden tek ağaçkakan türü. Çoğunlukla yerde karıncalarla besleniyor. Diğer türler gibi gagasıyla ağaçlarda delikler açmıyor ama yuvasını yine de ağaçlardaki deliklere yapıyor. Boyunçeviren ile ilgili en ilginç özellik, bir tehdit algıladığında boynunu bir yılan gibi çevirmeye başlaması. İsmi de buradan geliyor zaten. Doğal ortamında böyle bir davranış sergiliyor mu bilmiyorum ama bilimsel araştırmalar sırasında bu hareketi rahatlıkla görebiliyorsunuz.

Ağaçkakanların, ağaçlara uyum sağlamış bir yaşamlarının olması, yemek ve barınma gibi iki temel ihtiyacı da ağaçlardan sağlamalarına sebep olmuş. Ama nasıl olacak bu iş? Ağaç gövdesi gibi oldukça zor bir malzemeden yemek bulmak ya da gövdeye yuva yapmak hiç de kolay şeyler değil!

Biraz marifet gerektiren bir iş!

Emek olmadan yemek olmuyor misali, ağaçkakanlar ellerindeki malzemeyi işlemeye başlıyorlar. Ağacı “kakmak” mevzusu da aslında buradan geliyor. Böylesi bir işte kullanmalarını sağlayan inanılmaz özelliklere sahip vücut yapıları var.

Bu yapıların en önemlisi gagaları. Ağaçkakanlar, ağaç üzerindeki her bir işi yapabilmelerini sağlayan çok güçlü bir gaga yapısına sahipler. Tek bir saniyede 20, bir günde ise 10.000’den fazla kez ağaca darbeler indirerek, delikler açıyorlar. Her bir darbede ise 1000 G yani yerçekiminin 1000 katı kadar bir güç uyguluyorlar. Bir araba kazası geçirdiğinizde ortalama 50 ila 100 G’ye maruz kaldığınızı göz önünde bulundurursanız, nasıl büyük bir güçten bahsettiğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

Peki nasıl oluyor da böylesine büyük bir gücü uygularken, bir beyin sarsıntısı geçirmiyorlar? Kafanızı şöyle tutup bir duvara vurmaya çalışın bakalım. Yok vazgeçtim denemeyin. Anladınız siz mevzuyu. Büyük bir güç!

Yapılan araştırmalara göre, ağaçkakanları onca gaga darbesine rağmen hala sağlıklı kalmalarını sağlayan çok çeşitli özellikler bulunmuş. Her bir özellik diğerleriyle eş zamanlı çalıştığı için de, ağaçkakanları olası bir beyin sarsıntısından kurtarıyor.

Gaga ucundan başlayalım. Ağaçkakanların gagaları alt ve üst parçaları birbiriyle tam olarak örtüşmeyen asimetrik bir yapıya sahip. Bu asimetrik yapı, ağaca vurulan her bir gaga darbesinin yarattığı tepkiyi vücuda aktarmadan önce, bir miktar absorbe ediyor. Bu sayede vücudun geri kalanına daha az güç iletiliyor.

Arkaya doğru devam ettiğimizde kafatasına ulaşıyoruz. Beyni koruyan kafatası; sert, yatsı ve sünger gibi gözenekli bir kemik yapısına sahip. Gaganın aktardığı güce karşı hem beyni koruyacak kadar güçlü hem de emici bir özellik gösteriyor.

Gelelim kafatasının içine. Beyin yapısı da bu gücü en aza indirgemek için evrilmiş. Ağaçkakanların beyni, biz insanların yatay duran beyinlerinin aksine, dik duran bir yapıya sahip. Bu sayede, her bir darbede beyin ön tarafa doğru bir yönelim gösterse de, basınç geniş bir düzeyde dağılıyor. Topuklu ayakkabı, düz ayakkabı örneğindeki mevzu gibi.

Kafatası ve beyin arasındaki diğer bir uyum ise, aralarındaki boşluk. Biz insanlarda beyin, kafatası içerisinde bir nevi yüzüyor. Kafanızı şöyle sağa sola sallarsanız ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ağaçkakanlarda ise bu durum tam tersi. Beyin ve kafatası arasındaki boşluk minimum düzeyde. Bu sayede beyin kafatası içerisinde daha sabit durabiliyor.

Kafatasındaki son sistem ise dil kemiği. Ağaçkakanlar, neredeyse gagalarının üç katı uzunluğa varan bir dile sahipler. Bu sayede ağaçta açtıkları deliklere dillerini sokarak derinlerdeki böceklere ulaşabiliyorlar. Dil bu kadar uzun olunca, içeri çektiğinde durması gereken bir yer lazım. Hyoid adı verilen dil kemiği, bu dilin saklanmasını sağlıyor ve neredeyse bütün kafatasını sarmalıyor. Bu yapı aynı zamanda, gaga darbelerinin etkisini azaltan bir emniyet kemeri görüyor.

Bunların dışında kafatasını gövdeye bağlayan çok güçlü boyun kaslarına sahip. Bu kaslar hem böylesine güçlü gaga darbeleri vurmasını sağlıyor hem de bu darbeler sonucu oluşan güce karşı bir yastık görevi görüyor. Son gizli silah ise, gözlere gizlenmiş. Oluşan böylesi bir basınç, normal şartlarda gözlerin yerlerinden fırlamasına sebep olabilir. Bu yüzden ağaçkakanlar üçüncü bir göz kapağına sahipler. Bir nevi iş gözlüğü J

Gaga darbeleri işini hallettik ama bir ağaçkakan için çok önemli bir soru daha çıkıyor ortaya: Bu ağaçlar üzerinde nasıl dikine durabileceğim?

Ağaçlarda geçen bir yaşam, ağaçkakanların ayak ve kuyruk yapılarının diğer kuşlardan farklı özellikler kazanmalarına sebep olmuş. Ayakları, diğer kuş türlerinin, önde 3 arkada 1 parmak olan yapılarının aksine, önde 2 arkada 2 parmak şeklinde gelişmiş. Bu sayede ağaç gövdeleri üzerinde daha rahat tutunup, daha iyi hareket edebiliyor. Kuyruk yapısı da bu hareketi destekler bir görev almış. Hem kuyruk tüylerinin kendisi, hem de tüy köklerinin güçlü yapısı, ağaçkakanının ağaç üzerindeki hareketleri sırasında dengeleyici  bir iş görüyor. Bu da bir nevi emniyet halatı yani.

Ağaçlar üzerindeki bir yaşam, üreme ve alan savunması gibi iki önemli konuda da kendini göstermiş. Ağaçkakanlar, teknik olarak ötebiliyor olmalarına rağmen, ağaçlara tıklatarak ses çıkarmayı tercih ediyorlar. Bu tıklatmayı hem diğer kuşlara karşı alanlarını savunmak, hem de üreme döneminde karşı cinsi etkilemek için kullanıyorlar.

Doğa, Ağaçkakanlar gibi binlerce ustayı barındırıyor.

Ve bu Büyük Ustalar, yüz binlerce yıldır doğaya şekil veriyorlar. Ormanlarda yaşıyor, denizlerde besleniyor, semalarımızı dolduruyorlar. Ama yine de tek bir orman yok olmuyor, tek bir deniz çöp havuzuna dönüşmüyor, gökyüzü hiçbir zaman kapkara dumanlarla kaplanmıyor.

Baltayı eline alanlar kendini usta sanıyor ama, mezar taşının yanına bir ağaç dikmek sevap sayılıyor.

İnsanlığın Sonu (İklim Değişikliği ve Küresel Isınma Kavramlarına Bir Bakış)

Acaba öldük de haberimiz mi yok? Cehennem denilen şey, an itibariyle dünyada yaşanıyor da, biz hala kıyameti mi bekliyoruz?

Küresel ısınıyoruz, yanıyoruz kavruluyoruz, daha da yanacağız, daha da kavrulacağız diye bangır bangır bağırıyor bilim insanları da, bizler görmezden mi geliyoruz yoksa?

Sahiden nedir bu küresel ısınma muhabbeti? Tutturdu birileri, yok efenim buzullar eriyor, kutup ayıları ölüyor, iklim değişiyor falan filan. Kime inanacağız? Televizyonu açıyorum, bir numara olma yolunda ilerliyoruz diyorlar, bizi kıskanıyorlar diyorlar. Hiç ısınıyoruz falan demiyorlar. Acaba tüm dünya ölüyor bitiyor da, buraları cam fanus içine mi aldılar?

Dostlar, insanlar, sevgili dünyalılar, gelin birlikte bir 10 dakika şu gezegenin ne derdi varmış bir dinleyelim. Çektiği acılara, göremeyeceği güzel günlere bir göz atalım.

Anlayalım, içselleştirelim, bize düşen sorumluluklar neler, gelin birlikte öğrenelim.

İklim, en kısa ve öz anlamıyla dünyanın herhangi bir noktasında çok uzun yıllar içerisinde gerçekleşen hava olaylarının ortalamasını ifade ediyor bizlere.

İklim değişikliği de, adından anlaşılabileceği gibi bu ortalamaların değişikliğe uğraması anlamına geliyor.

Yani, alışık olduğumuz denize girilen yazlar, kartopu oynanan kışlar gözle görülür değişimler yaşamaya başlıyor.

Peki nasıl oluyor da, iklim kendi kendine değişebiliyor?

Bu noktada, Türk halkının çok daha yaygın olarak bildiği “küresel ısınma” kavramı ortaya çıkıyor.

İnsanlık olarak nefes aldığımız her an, günlük yaşamımızda gerçekleştirdiğimiz hemen hemen her aktivite sonucunda, atmosfere sera gazları denilen gazları salıyoruz. Bu gazlar, sera denilen yapı içerisindeki camların ya da plastik kaplamanın yarattığı etkiyi yarattığı için sera gazı olarak adlandırılıyor. Yani güneşin ışınları içeri geçiriyor ama yansıyıp geri dönen ışınları engelliyor. Sonuçta normalden çok daha fazla güneş ışını, sera içerisinde hapsoluyor ve sıcaklık artmaya başlıyor.

Buraya kadar bir sıkıntı yok, neticede milyonlarca yıldır canlılar bu gezegende nefes alıp veriyor, iklim falan değişmiyor. Sıkıntı insanların, geçen milyonlarca yılda hiç olmadığı kadar sera gazını son 100-150 yıl gibi çok kısa bir sürede atmosfere salmaya başlaması.

Tahmin edebileceğiniz gibi bu sera gazlarının kökeni, fosil yakıtlar. Yani tarih öncesinde yaşamış devasa ağaçların, hayvanların ve diğer tüm canlıların toprak altında sıkışıp kalmış cesetleri.

İnsanlık sanayi devrimi diye bir şey bulup, kömürle başlayan bir fosil yakıt tüketimine kaymaya başladığı an, aslında sonun başlangıcı yaşanıyor. Durmak bilmeyen sanayileşme, tüm dünyayı kaplıyor ve günümüze kadar ulaşıyor. İçinde bulunduğum bu oda, beni kayda alan kamera, şuan elinizde tuttuğunuz cep telefonunuz ya da içerisinde yolculuk ettiğiniz otobüs, metro ya da kendi aracınız her an ya fosil yakıt tüketiyor yada fosil yakıtların işlenmesiyle elde edilmiş durumda. Sonuçta aynı seralarda olduğu gibi, saldığımız onca sera gazları atmosferde hapsoluyor ve dünyanın daha sıcak bir yer olmasına sebep oluyor, yani küresel ısınıyoruz.

Tabi bu küresel ısınma olayı, sadece hava sıcaklığı artıyor anlamına gelmiyor. Dünya üzerindeki doğal sistemlerin, birbiriyle olan inanılmaz bağlantıları, kimsenin tahmin edemediği sonuçlar ortaya çıkarıyor. Milyonlarca yıllık buzullar eriyor, deniz seviyesi yükseliyor, bir yerlerde sel basarken, diğer yerlerde kuraklık yaşanabiliyor, iklimler değişiyor, hiç alışık olmadığımız afetler sarıyor dört bir yanımızı. Gezegenin düzenini alt üst ediyor kısacası.

Kuşlar! Benim pek sevgili dostlarım.

Maalesef onlar da, yaşanan bu değişimlerden pek bir haberdarlar. Öyle ki, bu değişimlerin olumlu ya da olumsuz sonuçlarına da en yakından maruz kalan canlıların başında geliyorlar. Aslında bizler için erken uyarı sistemi gibiler, bir hastalığın erken teşhisi gibi.

Kuşlar, dünya üzerindeki en hareketli canlılardan. Kısa ya da uzun fark etmez, dünya üzerinde sürekli mesafe kat ediyorlar. Bazıları yaşadıkları nispeten ufak bölgelerde yer değiştiriyor, bazıları ise kıtalar aşıyor, denizler geçiyorlar. Biz insanların, fosil yakıt tüketmeden aşmayı pek beceremediği mesafeleri sadece kanatlarını kullanarak geçebiliyorlar.

Böylesine hareketli olmaları, farklı coğrafyalarda yaşanan değişimlere karşı daha hızlı reaksiyonlar vermelerine sebep oluyor. Örneğin bizler için Afrika kıtasında yaşanan su kıtlığı pek bir anlam ifade etmezken, göç etmeye hazırlanan bir Leylek sürüsü, bu kıtlık yüzünden telef olabiliyor.

Kış soğuğunu iliklerimize kadar hissettiğimiz günlerde, bizler evlerimizde doğalgazı körükleyip bir güzel içimizi ısıtırken, bu hiç beklenmedik soğuk hava, binlerce kuşun, hayatını kaybetmesine sebep olabiliyor.

570 kuş türü üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda, iklim değişikliğinin hem olumlu hem de olumsuz etkileri olduğu ortaya konulmuş. Bu türlerin %13’ü, iklim değişikliğiyle ortaya çıkan değişimleri bir avantaja çevirmiş. Örneğin sıcak iklimlere adapte olan kuşlar, kutup bölgelerinin ısınmasıyla birlikte dağılım alanlarını daha kuzeye doğru genişletmişler.

Ama aynı araştırmalar ortaya koymuş ki, kuşlar iklim değişikliğinin daha çok olumsuz etkilerine maruz kalıyorlar. 570 türün %24’ü, iklim değişikliğine olumsuz tepki vermiş. Toplam popülasyonları azalmış ya da dağılım alanları daralmış.

Deniz Papağanı yada Puffin, bu kuşlardan biri. Atlas Okyanusunun kuzey bölgelerinde yaşayan bu kuş, bu sulardaki büyük balık sürüleriyle besleniyor. Ama iklim değişikliyle okyanus sularının ısınması, bu balık sürülerinin daha kuzeye hareket etmesine sebep olmuş. Deniz Papağanları da yemeklerinin peşinde ya daha kuzeye doğru hareket etmiş ya da yavrularını besleyecek yeterli besin bulamadıkları için popülasyon kaybı yaşamış. Avrupa’daki Deniz Papağanı nüfusu, geride kalan 3 nesilde, toplam nüfuslarının %50’si kaybetmiş durumda.

Olumsuz etkiler sadece yaşam alanlarının daralmasıyla sınırlı değil. Biz insanlar zaman algımızı, saatlerle ve takvimlerle sınırlamış olsak da, doğanın başka bir saati var. Ve bu saat çoğunlukla iklimsel değişimleri temel alarak ortaya çıkıyor. Ne zaman göç etmeye başlayayım, ne zaman çiftleşeyim, ne zaman yumurtlayayım, bunlar hep iklimsel değişimlere bağlı alınan kararlar. Göçmen kuşlar, iklimsel değişimlere sıkı sıkıya bağlı canlılardan. Kır kırlangıçları örneğin. Afrika’daki kışlama alanlarında baharın gelmeye başladığını sezip yola koyuluyorlar. Uzun bir yolculuğun ardından üreyecekleri yuvalarına varıyor, çiftleşiyor ve yumurta bırakıyorlar. Yavrular yumurtadan çıkıyor ama bir sorun var: Yavruları besleyecekleri yusufçuklar, kelebekler, uçuşan böcekler ortalarda yok?

Kırlangıçlar, yüz binlerce yıldır yaptıkları gibi, iklimsel değişimlerin verdiği mesajları takip ederek göçe başladılar ama yanıldılar. Çünkü iklim artık değişti. Geldikleri yerlerde, bekledikleri şartlar aynı değil artık. Kelebekler kozalarından çıkmadı, yusufçuklar yumurtasını patlatmadı. İklim, kırlangıcı bu kez yanılttı. Elinden gelen her şeyi yaptı ama yuvadaki yavruların sadece yarısını besleyecek kadar besin bulabildi. Çabalarının yarısı boşa gitti.

İnanır mısınız, buraya kadar yaşananlar hiçbir şey. Daha fenaları var.

Ayaklarınızın altından toprağı çekip alalım mı?

İçinize çektiğiniz havayı da biraz kısalım ne dersiniz?

Ne kaldı geride? Yaşayabilecek bir yeriniz kalmadıktan sonra, yaşamak mümkün mü?

İklim değişikliğinin en olumsuz etkilerinden biri de maalesef yaşam alanlarının yok olması.

Hatırlarsanız geçtiğimiz haftalarda Kiribati ülkesinden bahsetmiştim sizlere. Bayrağında okyanus dalgaları vardı. Güneş batarken, bir Fırkateyn kuşu uçuyordu üzerinden. İşte o kuş uçamayacak bir daha. Yaşadıkları okyanus adalarının hemen hemen tamamı, suların altında kalacak çünkü. Tıpkı aynı adaları paylaştıkları insanlar gibi.

Tabi, her şeyi yüzüne gözüne bulaştıran biz insanlar, çözüm için adım atmaya başlamazsak.

Ne demiş eskiler, hatanın neresinden dönülse kârdır. Hemen şuan atacağımız ufak adımlar, yaptığımız hataları telafi etmemizi sağlayabilir. Evlerimizdeki kullanmadığımız ışıkları söndürerek, daha az hayvansal besin tüketerek, daha fazla yürüyerek, özel araçlarımız yerine toplu taşımayı tercih ederek, yenisini almaktansa takas ederek ve atıklarımızı geri dönüştürerek değişim yaratmaya başlayabiliriz.

Gezegenimiz, milyonlarca yıldır, sayısız canlıya ev sahipliği yaptı. Eminim ki hiçbir canlı, insanlık gibi ortaya atılıp bu gezegen benim ve onu dibine kadar sömüreceğim demedi. Böylesi bir egoyu, böylesi bir burnu büyüklüğü insan dışında hiçbir canlı göstermedi.

Ama artık durma vakti.

Hata yaptığını kabul etmenin vakti.

Değişim için adım atma, gelecek için umutlanma vakti.

Beşiktaş’ın Büyük Sırrı (Ihlamurdere – VLOG)

Merhaba,

Bugün sizler için yeni bir keşif yapmaya geldim, daha doğrusu kendim için bir keşif yapmaya geldim. Sizi de buna ortak ediyorum. Şuan da bulunduğum yeri bilmiyorum tahmin edenleriniz var mı? Oldukça yeşil bir alan. Ihlamur ağaçlarının yoğun olarak bulunduğu bir alan. Tabi İstanbul dışında beni takip edenleriniz varsa bilemeyeceklerdir ama İstanbul’da olanlar belki burayı biliyordur.Burası İstanbul’un Beşiktaş semtinde bulunan bir müze, Ihlamur Kasrı adıyla bilinen bir müze. Burası yaklaşık olarak bundan 250 yıl önce III.Ahmet’in 1700’lü yıllarda ilgisiyle başlayan bir alan. O zamanlar III.Ahmet bu alanı, dinlenme yeri, av köşkü gibi amaçlarla kullanıyormuş. Birkaç küçük yapı varmış burada falan. Ama gelgelelim 1850’li yıllara geldiğimizde ancak Abdülmecit tarafından burası, tam anlamıyla şuan ki duruma, şuan ki haline gelmiş.

Gelelim şimdi, bu hikayeyi anlatmamın temel sebebi, Ihlamur Kasırları böyle bir yerdir, şöyle şöyle güzel bir yerdir demek değil. Aslında Ihlamur Kasrıyla başlayan bir hikaye var bugün anlatmak istediğim sizlere. Aslında bir yok oluşun hikayesi. Ihlamur Kasrı da bunun başlangıç noktası gibi geldi bana çünkü ismiyle müstesna bir yer.

Şu gördüğünüz mekan, Ihlamur Kasırlarının, iki tane kasır var burada, bu ana binası bu. Temelde Ihlamur Kasrı dediğinizde bu bina akla geliyor. Burası müze olarak kullanılıyor şuan. İçerisinde ne var bilmiyorum, girmek istemedim. Birde şurada bir bina daha var kullanılan. Şuan bulunduğum yer, Yıldız ve Nişantaşı tepelerinin arasında bulunan bir vadi aslında.

Yıldız şu bölgede bulunan bir tepe, Yıldız Sarayının olduğu yer. Tam arkamda yükselen tepe de Nişantaşı tepesi. Arası bir vadi burasının. Yani bir vadiymiş, hala vadi ama binalardan yüzünü görebilirsiniz. Dediğim gibi o zamanlarda, 1850’li yıllarda Abdülmecit bu kasrı yaptırdığında, temel derdi, burasının doğayla iç içe bir yer olmasıymış. Bu sebepten bir kasır yaptırmış. Çünkü bu vadinin tamamı mesire yeri olarak biliniyormuş. Mesire yeri, yani buraya insanlar dinlenmeye, gezmeye, piknik yapmaya falan geliyorlarmış. Bu da demektir ki, burası böyle yoğun ağaçların, doğal bitki örtüsünün, doğanın var olduğu yerlerden biriymiş. Gelgelelim aradan geçen 150 yılın ardından, sadece binaların yani kasırların yüzü suyu hürmetine hayatta kalmayı başarmış bir yer. Eminim ki, şuandaki ağaçlar da, eğer bu kasırlar olmasıydı, çoktan diğer ağaçlarının kaderini yaşamış olacaktı.

Dediğim gibi bu hikayenin başlangıç noktası. Burası Ihlamur Kasırları yani Ihlamur ağaçlarının bolca bulunduğu güzelce bir bahçe. Peki nerden geliyor bu olay? Neden burası tercih edilmiş. Çünkü burası bir vadi olması sebebiyle ortasından dere geçen bir yermiş,  yani dere geçiyor buradan sonuçta burası bir vadi. Buradan bir su akıyor. Bu derenin adı da Ihlamurderesi. Şuan Beşiktaş’taki ana caddelerden birinin adını da taşıyor aslında. Ki zaten bu hikaye fikrinin ortaya çıkması da buradan kaynaklı. Çünkü o caddeyi sıklıkla kullanıyorum ve bu yüzden de hep aklıma bu Ihlamurderesi nedir, nereden geliyor diye düşünüyordum ki fark ettim, Ihlamurderesi caddesi aslında gerçekten de bir Ihlamurderesiymiş. Bende şimdi sizlere o Ihlamurderesinin izlediği yolu, nerelere gittiğini ve aslından bundan 150 yıl önce ne kadar harika bir yer olduğunun ufak bir hikayesini anlatacağım.

Şimdi gelelim işin asıl kısmına yani Ihlamurderesine. Oldukça fazla gürültü olabilir, bunun için özür diliyorum, çok fazla trafik var çünkü.

Şuanda yürüdüğüm yol, aslında Ihlamurderesi denilen o derenin, eski bir kalıntısı çünkü, bırakın artık dereyi görmek burada, burada derenin olduğunu hatırlayanlar bile yok. O derece uzun zaman önce burasını tarihe gömmüşler.

Ne olmuş peki? Aslında hikaye şundan ibaret. Burası dediğim gibi güzel bir vadi, bu vadide bir dere akıyor, padişah zamanında burasını çok güzel bulduğu için, hoşuna gittiği için, bu alana bir kasır yaptırıyor, bina diktiriyor. Ki burada hala bir vaha gibi gözüküyor bakabilirsiniz.

Sonra gelgelelim, dünya değişiyor, şehirler büyüyor ve insanlar şehirlere göç etmeye başlıyorlar. Yeni insanlar geliyor. Daha fazla insan, daha fazla ev ihtiyacı. Özellikle bu 60’larda 70’lerde İstanbul’da artan göç, Beşiktaş gibi bir semtin de hızla şehirleşmesine sebep oluyor.

İlk olarak 1950’li yıllarda,bu Ihlamurderesini yani şuanda gördüğünüz bu caddenin olduğu yerde bir zamanlar akan derenin yatağı, caddenin altına alınmaya başlanıyor. Öncesinde bir kısmı alınıyor, daha sonra da 70’li yıllara geldiğimizde, tamamıyla bu dere, caddenin altından geçen büyük kanallara aktarılıyor ve Ihlamurderesi ortadan kalkıyor.

Kaybolan sadece Ihlamurderesi değil, bununla birlikte bu vadinin tamamı kayboldu dediğim gibi. Bu vadide önceki senelerde, yani bundan yaklaşık 150 yıl öncesinden bahsediyorum, yeşil ağaçlarla dolu bir alandı. Şuan sadece ufak ufak birkaç tane yeşillik görüyorsunuzdur evlerin önünde kalmış, onun dışında her yer binalarla sarılmış. Bu vadinin sağında ve solunda kalan tepelere yayılmış bostanlar olduğunu biliyoruz. İnsanlar burada tarım yapıyorlarmış. Şuan İstanbul’da tarım yapılan yer kalmadı sanırım bildiğim kadarıyla. Düşünün işte ne kadar güzel bir yermiş burası.

Geçen yılların ardından, bostanlar da aynı Ihlamurderesi gibi sadece tabelalarda kalmış. Bostanüstü sokak örneğin, şu tabelada görebileceğiz gibi, Ihlamurderesiyle aynı kaderi paylaşıyor.

Dediğim gibi Ihlamurderesi artık yok, geride kalan yılların ardından, İstanbul değil sadece, dünya’nın birçok noktasında kaybolan yüz binlerce doğal hazine gibi o da kendini kaybetti. Kaybetmek zorunda bıraktırıldı. Artık Ihlamurderesi bundan sonra olmayacak..

Şimdi son bir noktaya gideceğiz. Ihlamurderesi ortadan kalktı ama hala aktığını biliyoruz çünkü yer altına alındı. Yani dışarıdan bir dere kalmadı, yer altına alınmasına da artık dere anlamını taşır mı bilmiyorum ama işte caddenin altından kanallardan akan bir su denize hala ulaşıyor. Şimdi de o döküldüğü yere ve bu yıkıma rağmen hala nasıl canlılara hayat verebildiğini görebilmek için Beşiktaş sahiline iniyoruz.

Gelelim işin son noktasına, derenin denize döküldüğü yere. Ihlamurderesi, bütün bir caddenin altından akaraktan, boruların içerisinden nihayetinde deniz ulaşıyor Beşiktaş sahilinden.

Umarım yağmur başlamadan bitiririz bu videoyu.

Beşiktaş sahilinde aslında kimsenin fark etmediği ufacık bir açıklıktan, biraz sonra yağacak o yağmur suları denizle buluşacak. Burası tam olarak orası, gördüğünüz gibi bu açıklık, şöyle kokmaya başladı bile. Burası, Ihlamurderesinin denizle buluştuğu nokta. Burada bitiyor her şey. Yüzlerce yıldır akan bir dere, şuan sadece borularının içerisinden akmaya ve hayatta kalmaya çabalıyor.

Hayatta kalmış mı o kısmı tartışılır, ben artık çok canlı bir şey olduğunu sanmıyorum. Ona rağmen, sanmıyor olmama rağmen, hala canlıların burada yaşıyor olması apayrı ilginç bir konu. Çok rüzgar geliyor olabilir. Çünkü geçtiğimiz günlerde buralarda dolanırken gördüğüm güzellik aslında bana burada hala canlıların yaşayabiliyor olduğunu gösterdi. Burada, daha önce hiç görmediğim Su Samuru gibi bir memeliyi, burada bizzat kendi gözlerimle, ağzında kocaman bir balıkla bu dere ağzına girip çıkarken görme şansım oldu. Ki bu benim için bir şans, aynı zamanda bence hala derenin hayatta kalması için de bir şans. Yani o kadar soyutlanmasına, kendisinin işte boruların içerisine alınmasına, çevresindeki bütün bostanların, ormanların, ağaçların yıkılmasına rağmen hala hayatta kalmaya çabalayan bir dere var ve hala hayat vermeye çabalayan bir dere var. Keşke bir ağaç da buraya dikilen binalar kadar değerli olabilseydi, geri de kalan sadece o binalar değil, o ağaçlar da olabilseydi.

Hoşça kalın.