Kuş Bakışı Atatürk

16 Mayıs 1919 günü İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e açılan o vapur, içerisinde milletinin kaderini değiştirecek ve on yıllar sonra bile minnetle hatırlanacak bir yolcu taşıyordu. Ne O’nun, ne de yanındaki 18 silah arkadaşının, bu yolculuğun nerede sonlanacağı hakkında bir fikri yoktu. Çünkü çıkılan yolculuk sadece bir gemi yolculuğu değil, aynı zamanda bir milletin kurtuluş hikayesinin başlangıç günüydü. Tüm bu hikayenin ise, gözlerden uzak, tarih sayfalarına adını yazdıramayan sayısız tanığı bulunuyordu.

19 Mayıs 1919’da bu değerli yolcuları taşıyan vapur, Samsun Liman’ına geldiğinde yolcuları karşılayan büyük kalabalıklar yoktu belki ama Tütün İskelesini mesken tutmuş sayısız Gümüş Martı etrafta olup bitenlerden habersiz yemeklerinin peşinde koşturuyordu.

Birkaç gün sonra Samsun’dan Havza’ya doğru hareket eden heyet, dar dağ geçitlerinde zorlukla ilerlerken, leş arayan kuzgunlar tepelerin eteklerinde volta atıyordu.

Bir hafta kadar sonra ise yolculuk, tarihi şehir Amasya’ya doğruydu. Kızılırmak kıyısına kurulmuş, Saraydüzü Kışlası’nda milli mücadelenin ilk kuruluş metni, telgrafla yurdun dört bir köşesine iletilirken; Duvar Tırmaşıkkuşları, yüzyıllardır şehri gözleyen kral mezarlarında oradan orada uçuşuyordu.

23 Temmuz 1919 günü Erzurum Kongresine gelen 62 delegeyle millet meclisine giden yolun ilk adımları atılıyor, yurdun toprak bütünlüğüne vurgu yapılıyordu. Aynı günlerde ise, şehrin hemen dışındaki geniş ve bereketli düzlüklerde, Kızkuşları yumurtalarının üzerine yatmış, yavrularının gelişini bekliyordu.

Erzurum Kongresini, Sivas Kongresi izliyordu. Yazın son günlerinde bir araya gelen ulusal heyet, kurtuluş mücadelesinin en önemli kararlarını alırken, Kırmızı Gagalı Dağ kargaları şehri sarmalayan tepelerde birbirlerini kovalıyorlardı.

Kongrelerin ardından, milli mücadele Ankara’ya taşındı. 23 Nisan 1920 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıp, milli mücadele yeni bir aşamaya geçerken, Dikkuyruk ördekleri, şehrin hemen dışındaki Mogan Gölü’ne yeni varmış; üreme dönemine hazırlanıyorlardı.

Sonraki birkaç yıl, pek bir sancılı geçti. Sakarya Nehri kıyılarında başlayan muharebeler Ege Kıyılarına kadar devam etti. Kazanılan her bir tepede, çekilen her bir tetikte, barış dolu günlerin umuduyla on binlerce insan hayatını kaybederken, aynı tepeleri paylaşan Kınalı Keklikler yavrularını güvende tutabileceği kuytu köşeler arıyordu.

Zorlu savaş yılları da geride kalmıştı işte! 9 Eylül 1922 günü İzmir’e giren Türk ordusu, bir daha indirilmemek üzere göndere çekiyordu albayrağını. Sokaklarda zafer şarkıları, gönüllerde yılların yorgunluğu vardı. 24 Temmuz 1923 günü ise Lozan Barışı’yla Türk milleti özgürlüğüne kavuşuyordu.

Artık bu yorgun, yıpranmış milleti çağdaş uygarlıklar seviyesine çıkarma vakti gelmişti. Devrimler yapılıyor, yenilikler getiriliyordu. 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet ilan edilirken, yepyeni bir dönemin de başlangıcı yapılıyordu aslında. Asıl iş şimdi başlıyordu. O ise hiç durmadan, Anadolu’nun dört bir köşesine ziyaretler yapıyor, yorgun düşmüş yurttaşlarının dertlerini dinliyordu.

9 Şubat 1924 günü Ege gezisi sırasında Kuşadası’na geldi. Halk kucak açmış O’nu bekliyordu. Cennet’ten bir parça gibi duran koylar, kumsallara ise tek bir el değmemişti. Kayalıklarda dinlenen Tepeli Karabataklara, kıyısında yüzen Akdeniz Fokları’na tüm güzelliğiyle ev sahipliği yapıyordu Ege.

Birkaç vakit sonra ise yol, bu kez Kars’a düşmüştü. 7 Ekim 1924 günü Sarıkamış’a geldiğinde, yüzlerce insan meydanda onu karşılıyor, büyük liderlerinin yüzünü görmeye çalışıyordu. Aynı saatlerde ise, şehrin yanı başındaki Boz ayı ailesi, soğuk geçecek kış günlerine hazırlık yapmak ile meşgul oluyordu.

Kış ortasında ise bu kez rota Doğu Akdeniz kıyılarına doğruydu. Yol üzerinde önce Konya’ya uğramıştı. Sonu yokmuş gibi duran bozkırların arasında yolculuk ederken, Toy sürüleri yolda kaçışıyor, bağırtlaklar büyük gruplar halinde uçuşuyordu.

13 Ocak 1925 günü Hatay Dörtyol’a vardı. Siyasi gündem oldukça yorucu, halkın sevgisi ise pek bir yoğundu. Aynı vakitlerde ise, biraz güneydeki Amik gölünde, Yılanboyun kuşları, 50 yıl sonra başlarına geleceklerden habersiz, bereketli sularda balık avlamaya çabalıyordu.

Birkaç yıl sonra bu kez yolculuk Tekirdağ’a oldu. Boğaz’dan başlayan geniş meşe ormanları tüm Trakya’yı kaplıyordu. Aşağıda geçip giden otomobile şüpheli gözlerle bakan bir Şah Kartal ise, orman kenarındaki düzlüklerde yavrusu için besin bulmaya çabalıyordu.

Geçen birkaç yılın ardından ilk Ege yolculuğunu ise Aydın’a yapıyordu. 3 Şubat 1931 günü şehre geldiğinde, ahalinin sevinç çığlıkları arasında, gaipten gelen tüfek sesleri dikkatlerden kaçıyordu. Aynı dakikalarda, dağların yamaçlarında pusuya yatmış duran Hasan Bele, kendisine yeni bir manto yapmak gayesiyle eli tetikte, önünden geçecek Anadolu Leoparı’nı bekliyordu.

Sonraki yıllarda Mersin’den Trabzon’a, İstanbul’dan Diyarbakır’a kadar onlarca seyahat gerçekleştirdi. Gittiği her şehirde, halkla buluşuyor, onların dertlerini dinliyor, gözlemler yapıyordu. Yaptığı her bir seyahatte ise Anadolu’nun doğası ona eşlik ediyor, doğadaki her bir canlı bu yolculuklarına gizli gizli tanıklık ediyordu.

Ama her yolculuk, bir sona varmalıydı. 23 Haziran 1938 günü İstanbul’a geldiğinde, Anadolu’yu bir daha göremeyeceğini bilmiyordu. Pek sevdiği Savarona yatı, Dolmabahçe Sarayı’ndaki penceresinin önünde demirlemiş bekliyordu. Boğazı boylu boyunca uçup giden yelkovanlar, pencereden bakan o yaşlı gözlere davetkâr şekilde bakıyordu.

İşte o zaman, o mavi gözler için yeni bir yolculuk başlamıştı.

Bay-kuş: Bir Anadolu Hikayesi (Türkiye’nin Baykuş Rehberi)

Baharın ilk günleriydi. Toprak kışın yorgunluğunu henüz atmamıştı. Ağaçlar yeşermemiş, dağlardaki karlar erimemişti. Evlerin bacalarından sobanın dumanı hala tütüyordu.

Karşıki evde telaş vardı birkaç gündür. Köyün en yaşlılarından koca emmi ölüm döşeğindeydi de, vaktini bekliyordu. O sırada da bütün köy gelip, bir helallik almaya çabalıyordu. Çok geçmedi, akşamına haberi geldi. Koca emmi göçüp gitmişti.

Eve girip çıkanların telaşı azaldı ama sayısı artmaya devam etti. Evin dört köşesinde kandiller yanıyor, dualar okunuyordu. Bahçeyi dolduranlar, Koca emmiyle olan hikâyelerini anlatıyorlardı birbirlerine.

Karşı ki tepeden bakan iki göz, sonu yokmuş gibi gözüken karanlıkta sadece cenaze evinin ışıklarını görebilir, çok derinlerden de dua seslerini işitebilirdi. Yaşayan her canlının odağı, artık yaşamayanın üzerindeydi.

Dedemin yanına öylece kıvrılmış oturan ben, kandilin etrafında uçuşan böceklere bakıyordum o sıra. Konuşulanlar, anlayamayacağım kadar uzak konulardı benim için. Altına işememeyi yeni öğrenmiş bir çocuk için, bu saatte hala uyanık olmak bile büyük bir mucizeydi.

Kandilin ışığına öylece dalmıştım ki, çatının köşesine bir şey konuverdi. Ya çok sessizdi ya da onca konuşma gürültüsü içerisinde sesini duymak mümkün değildi. Korktum. Dedemin kolunu çekiştirdim ama pek kulak asmadı bana. Görebildiğim sadece bir gölgeydi. Hala orda olduğundan bile emin değildim. Birkaç dakika geçmedi, kandilin önünden gördüğüm böceklerden çok daha büyük bir şey bir an geçti gitti. Sonra bir kez daha, ve bir kez daha, Her gelişinde uçuşan sinekler biraz kaçışıyor, sonra hemen yine kandilin etrafına toplanıyorlardı. Sonra anladım ki, neyse o uçan sinekleri böcekleri yiyordu bir bir. Çok merak etmiştim, dedemin kolunu bu kez daha ısrarla çekiştirmeye başladım. Dayanamadı, döndü baktı;

  • Ne var torun dedi,
  • Uçan bir şey var kocaman şurada dedim.
  • Ah geldi demek mendebur dedi, almış cenazenin kokusunu, hemen üşüşmüş.
  • “O ne ki dede”, diye sordum.
  • “Ne olacak, uğursuz baykuş” dedi!

İşte tüm hikaye böyle başladı. Bu baykuşlar neden uğursuz yahu diyenler, altında yatan hikayeyi hep merak ettiler. Yalan mıdır gerçek midir hiçbir zaman bilinmez ama, köy yerindeki cenaze evi hikayesi anlatıldı durdu. Cenazenin kokusunu alır bu kuş, nerede ölü varsa, çıkar gelir, uğursuz hayvan denildi.

Adı çıkmış 9’a inmez 8’e misali, yapışmıştı bir kere yakasına uğursuz damgası. Nerede görülse, hep kovalandı, hırpalandı. Bazen hırsını alamayan bir cahilin tüfeğine hedef oldu, bazen ev çatısına koyduğu yavrularını “bahar temizliği” uğruna kaybetti.

Oysa ki tek bir derdi vardı; o kandilin etrafına toplanan böcekleri afiyetle yemek, belki 3-5’ini de yavrularına götürmek. Kimseye zararı yoktu, cenaze nedir, insan nedir, uğursuz olmak nedir hiçbir fikri yoktu. Olsa olsa şanssız olurdu adı, o da suç değildi ya.

Popüler kültür olmasaydı pek bir haberimiz olmazdı gibi geliyor bana. Bu kadar nefret edilen bir kuş, nasıl olacaktı da herkesin sevdiği bir kuş haline gelecekti. Kuş olmasından öte bir ikon haline dönüşecekti?!

Baykuşlar, geceleri aktif olan yırtıcı kuşlar. Biz insanlar gibi gündüzleri aktif olan canlılar için oldukça gizemli hayvanlar. Avlanma, eş bulma, göç vs. yaşamsal faaliyetlerinin büyük bir kısmını geceleri gerçekleştiriyor. Bizler yataklarımıza girdiğimizde, onlar için hayat daha yeni başlıyor.

Geceleri geçen bir yaşam, bu yaşama adapte olma zorunluluğu doğurmuş. Hem davranışları hem de vücut yapıları diğer kuşlardan çok farklı özellikler kazanmış.

Baykuşları özel kılan şeyler, kafa yapısına gizlenmiş. Diğer kuşların aksine, baykuşların gözleri kafanın sağında ve solunda şeklinde değil, ikisi de yan yana ve öne doğru bakar şekilde evrilmiş. Sağa sola bakmak noktasında oluşan handikabı da boynunu 270 dereceye kadar döndürebilmesiyle kapatmış. Bu sayede, çok geniş bir alanı, vücudunu çevirmeden tarayabiliyor.

Olaya böyle baktığımız zaman, bu adaptasyon ve gözlerin yapısı, ne kadar da keskin gözleri vardır bu kuşların gibisinden bir algı doğuruyor olabilir. Ama yanlış bir algıya kapılmış oluruz. Baykuşlar yan yana duran iki kocaman göze, her tarafa dönebilen bir boyna sahip olsa da, bu adaptasyonun temel sebebi gözler değil.  Baykuşları özel kılan şey, kulakları.

Kulakların nerede olduğunu tahmin edebilir misiniz? Bunlar mı yoksa? Hiç sanmıyorum!

Geceleri avlanan bir canlı için, duymak görmekten daha üstün bir duyu olmaya başlıyor. Baykuşlar bu duyularını çok iyi kullanabilen canlılar. Kulakları, gözlerinin hemen sağında ve solunda tüylerinin altına gizlenmiş bir şekilde bulunuyor. Bu kulaklar, alışılmışın dışında asimetrik bir yapıya sahipler. Bu sayede farklı yönlerden gelen sesleri yakalayabiliyorlar. Yüzlerinin yapısı da, işitme yeteneklerini güçlendirir bir şekil almış. Baykuşların tamamı, diğer kuşların aksine daha yatsı, tabaksı bir yüze sahipler. Bu yüzü bir çanak anten gibi kullanıyorlar. Kafalarını çevirdikleri yöndeki ses dalgalarını toplayıp, odaklayabiliyorlar. Böylece çok daha iyi bir şekilde duyabiliyorlar. Ve tabiî ki daha iyi bir duyma, daha iyi bir av anlamına geliyor!

Dünya üzerinde 200’den fazla baykuş türü bulunuyor. Türkiye’de ise 10 tür baykuş gözlemlenebiliyor. Her bir tür üzerine uzun uzun konuşulabilir ama şöyle bir özet geçsek şimdilik yeterli olur sanırım.

İlk türümüz Puhu. Baykuşlarla özdeşleşmiş o klasik pu-huu sesinin de sahibi. Dünya’daki en iri baykuşlardan biri. Çoğunlukla sarp kayalıklarda, insanlardan oldukça uzak yerlerde yaşamını sürdürüyor. Doğal ortamlarında gözlemlenmesi zor bir tür.

Diğer türümüz Balık Baykuşu. Güney Asya ve Hindistan’da geniş bir yayılım gösterse de, hala neden olduğunu anlayamadığım şekilde Türkiye’de de yaşıyor. Toroslar’da çok sınırlı birkaç alanda, sınırlı sayıda yaşamını sürdürüyor. Dere ve nehir yataklarından yakaladığı balıklarla besleniyor. Fazlasıyla gizem dolu bir kuş.

3.türümüz Paçalı Baykuş. Türkiye’de yaşadığını önceleri sadece sesini duyarak tespit ettiğimiz bu türün, ancak 2010 yılında ilk fotoğrafı çekilebildi. Oldukça küçük boyutları olan ve çok sınırlı bir alanda dağılım gösteren bir tür. Türkiye’de gözlemlenmesi en zor baykuş türü diyebiliriz.

Diğer iki türümüz Kulaklı Orman Baykuşu ve Kır Baykuşu. Kulaklı Orman Baykuşu, nispeten yaygın bir baykuş türüyken, Kır Baykuşu sadece kış aylarında gözlemlenebilen göçmen bir tür. Birbirleriyle yakın akrabalar.

En çok bilinen baykuşlardan biri Peçeli Baykuş. Diğer türlerin aksine, daha açık renkli tüy yapısı ve kalp şeklinde yüz ifadesiyle, eminim size de hemen tanıdık gelmiştir. Dünya çapında en geniş yayılım gösteren baykuşlardan biri, bu yüzdendir ki popüler kültürde kendisine fazlasıyla yer buluyor.

Diğer yaygın türlerimiz ise Alaca Baykuş ve Kukumav. Alaca Baykuştan daha önce bahsetmiştim biraz, şu katil baykuş hikayesinde. Parklarda, bahçelerde, korularda gözlemlenebilen türlerden. Tabi yerini biliyorsanız!  Kamuflaj konusunda oldukça başarılı. Aynı Puhu’da olduğu gibi, bunun sesi de filmlerde dizilerde baykuş sesi lazım olduğunda kullanılıyor.

Kukumav ise kendini en rahat gösteren baykuş türü. İnsan yerleşimlerine yakın yerlerde yaşıyor. Hatta çoğu kez, evlerin çatılarına, bacalarına yuva yapıyor; gündüzleri çatılarda, elektrik direklerinin üzerinde dinleniyor. Diğer baykuş türlerinin aksine gündüzleri de aktif olan bir tür. Özellikle kırsal bölgelerde gündüzleri avlanırken görme şansınız var.

Son iki türümüz ise İshakkuşları. Türkiye’de gözlemlenen baykuşların en küçüklerinden. Birbirlerine oldukça benzeyen bu iki türün, ikisi de göçmen. İshakkuşu Türkiye’nin hemen hemen tamamında görülebilirken, Çizgili İshakkuşu Güneydoğu Anadolu bölgesinde çok sınırlı bir alanda dağılım gösteriyor.

Şimdi durup baktığınızda, anlattığım türlerden hiç tanıdık gelen oldu mu? Yoksa bu anlattıklarım sadece bilgi yığınından mı ibaret? Çok da önemli değil, kimin ne olduğu,  baykuş olsun da yeter mi?

Sanırım öyle.

Çünkü pek de önemi yok hayatımızda baykuşların. Sadece baykuşların değil, diğer tüm kuşların. Bir ikon olarak yer alması yeter. Çantalara, kolyelere süsleme olsun; filmlere dizilere korku malzemesi olsun yeter. Kafelerde falan süs eşyası olsun, evlerde evcil hayvan diye besleyelim. Aman kim takar Allahın baykuşunu. Kuş işte. Zaten uğursuz da bir hayvan, böyle böyle popüler yaparız belki!

Türkiye’de her yıl onlarca baykuş, sebepsiz yere öldürülüyor. Vuruluyor, zehirleniyor, yuvaları bozulup, yavrularına el konuluyor. Haber alabildiğimiz küçücük bir yüzdede bunlar olurken, geri kalan yerlerde nasıl bir dram yaşanıyor fikrimiz bile olmuyor.

Antik Yunan’dan Roma’ya, Asya’dan Amerika’ya kadar baykuşlar kötü ruhları uzaklaştıran, umudun, cesaretin sembolü olarak görülürken, bizde sözde ölümle anılıyor.

Ölümle özdeşleşen tek bir canlı var bu gezegende, haberin yok!

Dodo Da Uçar!

Kuş olmak, uçmayı gerektirir değil mi? Uçmayı, uzak diyarlara göç etmeyi, dünyaya yukarıdan bakabilmeyi gerektirir. Zaten bu değil midir bizleri de cezbeden? Bir kuş gibi uçabilmek, ayaklarımızla gidemediğimiz yerlere uçarak gitmek. Balonlar, uçaklar, helikopterler yapmadık mı bunun uğruna? Kuşlara özendik durduk da onlar gibi olmak istemedik mi?

O halde kuş olmak uçmak demektir.

Peki, her kuş uçar mı?

Kuş olup da uçamamak nasıl mümkün olabilir?

Kuşu kuş yapan uçabilmesi değil midir? Uçamayan kuşa, kuş der miyiz?

Dünyanın dört bir köşesinde, çöllerden, kutuplara, nehirlerden, okyanuslara, dağların doruklarından, derin vadilere kadar ulaşabilen, akıl almaz canlılar bu kuşlar. Tanımlayabildiğimiz 10 binden fazla kuş türü var ve daha önceleri de söylediğim gibi her an yeni birileri de keşfediliyor.

Kuşlar hakkında bildiğimiz en büyük ortak özellik ise sanırım uçabiliyor olmaları. Aynı biz insanlarda olduğu gibi onların da hareket etmeye ihtiyaçları var. Yaşamsal faaliyetlerini gerçekleştirmelerini sağlayan en önemli işlev belki de.

Ama aynı şekilde, bu faaliyetlerini gerçekleştirmek için uçmaya ihtiyaç duymayan kuşlar da var. Bu kuşlar ya uçmayı tercih etmiyorlar ya da gerçekten uçamıyorlar.

Uçmayı tercih etmemek, uçamamaktan farklı bir durum. Yaşadıkları yerlerde, yürüyerek ya da yüzerek de yaşamsal faaliyetlerini yerine getirebilen kuş türleri, teknik olarak uçabiliyor olmalarına rağmen, çok nadir şekilde yerden havalanıyorlar. Dünya üzerinde özellikle yağmur ormanlarının zemininde yaşayan kuşlarda bu davranışı gözlemlerken, Türkiye’deki en güzel örnekler, tavuksu kuşlar. Keklikler, dağ tavukları, dağ horozları ihtiyaç duymadıkları sürece uçmaktansa yürüyerek, hoplayarak zıplayarak hareket etmeyi tercih ediyorlar. Benim en sevdiğim türlerden Urkeklik de tam da öyle bir tür. Yüksek rakımlı kayalık yamaçlarda yaşayan ve Türkiye’de çok sınırlı bir alanda dağılım gösteren bu kuşumuz, nadiren uçuyor, kayalıklar üzerinde oradan oraya zıplayarak besinini arıyor.

Gerçekten uçamamak meselesi ise bambaşka bir konu. Geçmişte bir yerlerde, bu kuşlar da uçmayı tercih etmeyerek başlamış olabilirler bu yolculuklarına ama geldiğimiz noktada uçma yetilerini tamamen kaybetmiş durumdalar.

Diğer tüm kuşlarda olduğu gibi, uçamayan kuşların da kanadı var ya da kanat kalıntıları. Ama Darwin amcanın da dediği gibi, kullanma kullanma ne olacak bu kanat, körelecek elbette. Aradan geçen sayısız neslin ardından, uçmak amacıyla kullanılan kanatlar başka amaçlara hizmet eder hale gelmiş.

Örneğin Penguenler. Uçamayan kuş deyince akla gelen ilk türler. Herkesin pek sevdiği bu sevimli kuşlar, kanatlarını uçmak amacıyla kullanmaktansa, bir yüzgeç gibi kullanmaya başlamışlar. Yüzme konusunda tam bir usta haline gelmişler. Sualtında ortalama 10 km/s hızla hareket edebiliyorlar. Ki bir insanın ortalama yürüme hızının 2 katına denk geliyor. Bu sayede su altında avlarına çok daha hızlı bir şekilde yaklaşabiliyor ve besinlerini yakalıyorlar. Sonuçta tüm mesele karın doyurmak!

Diğer örnek ise Devekuşları. Bu kuşlar da, uçmaktansa koşmayı tercih eden hayvanlar. 150 kilograma varan ağırlıkları ve 3 metreye ulaşan boylarıyla dünya üzerindeki en büyük kuşlar. Böylesi bir bedeni uçurmak için çok büyük kanatlara ihtiyaç olurdu sanırım. Aksine devekuşlarının çok küçük kanatları ama çok güçlü ve uzun bacakları var. Bu sayede tüm yaşamsal faaliyetlerini yürüyerek gerçekleştirebiliyorlar. Avcılardan kaçmak için de bu bacaklarını kullanarak çok hızlı şekilde uzun süre koşabiliyor.

Tüm bu uçmama meselesinin bir sebebi var elbette! Yaşadığı alan ve beslenme biçimi önemli sebeplerden ama en önemlisi bu kuşların uçarak kaçmaları gereken bir düşmanları yok! Düşman yoksa uçmaya da gerek yok.

Uçamayan kuşların büyük bir kısmı, insan yerleşiminin olmadığı adalarda yaşıyor yani yaşıyor-muş. Küçük tropik adalarda kendi halinde yerde beslenerek yaşamını süren ya da kutup bölgelerindeki kayalıklarda yaşayıp, denizde yüzerek balık avlayan kuşlar uçmaya ihtiyaç duymamışlar. Yeterince güvenli yerlerdelermiş.  

Ta ki insanlık pusula diye bir şey icat edip, gemilere atlayarak coğrafi keşifler adı altında dünyayı istila etmeye başlayana kadar. O okyanus senin, şu adalar benim deyip adım atılmadık yer bırakmayan insanlık, attığı her adımda da etrafına ölüm saçmış.

Utanılacak çok şey var ama bugün sizlerle paylaşmak istediğim iki kuş var. Günümüz dünyasının var olmaya başladığı o ilk günlerde büyük bir yıkımla karşı karşıya kalan ve geri döndürülemez şekilde tükenip giden iki yoldaş.

Dodo! İkonik kuşların en bilineni, yıkımın ilk kurbanlarından. Hint Okyanusu’ndaki Mauritius adalarında yaşayan bu uçamayan kuş türümüz, aslında güvercinlerle oldukça yakın akraba bir tür. 1600’lü yıllara kadar mutlu mesut yaşamını sürerken, ilk insanların adalara gelmesiyle birlikte ciddi şekilde sarsılmaya başlamış.

Adada bu kuşlara karşı bir tehdit olmayışı, insanlar geldiği zaman onlara korkusuzca yaklaşmalarına sebep olmuş. Ayaklarının dibinde tavuk gibi dolanan Dodoları gören insanlık yahu biz bunları yeriz diyerek, 3-5 kesmeye başlamışlar, denizcilerin karnını doyurmuşlar. Sonraları, gemilere doldurup Avrupa’ya göndermek istemişler ama yolda birçoğu telef olmuş.

Yetmemiş, adalara geldiklerinde yanlarında domuzdur, köpektir, kedidir ne kadar evcil hayvan varsa yanlarında getirmişler. Getirdikleri bu hayvanlar, ya dodoların yuvalarına zarar vermiş, ya da doğrudan hayvanlara saldırmış. Yapılan çalışmalarda, insanlar gelmeden de, Dodoların nispeten az sayılarda olduğu düşünülüyormuş ama 1598’de ilk kez keşfedilmesinden sadece 64 yıl sonra Dodoların soyu tükenmiş.

İşin ilginç yanı, Dodo’nun gerçekte nasıl göründüğü hakkında bir bilgimiz bile yok. Hepimiz Dodo’yu bu şekli şemaliyle biliyoruz, şişman, tavuksu bir kuş. Ama gerçek bir Dodo’nun doldurulmuş bir örneği günümüze ulaşamamış durumda. Kullanılan bu modeller, maketler, resimler büyük oranda hatıra yazılarında anlatılan, kemik kalıntıları ve birkaç çizim ile oluşturulmuş.

Diğer yüz karası türümüz ise Büyük Alk. Kuzey Kutup Denizi bölgesindeki kayalık yamaçlarda ve ıssız adalarda yaşayan bu kuş, Dodoların aksine insanlarla daha eski bir geçmişe sahip. Yaklaşık 100bin yıl öncesine dayanan mağara kalıntılarında, Neandertal adı verilen soyu tükenmiş insan akrabalarımızın Büyük Alk kuşunu bol bol yediğini keşfetmişiz. Uçamıyor oluşu ve kolay avlanabiliyor olması sebebiyle, ana besin kaynağı olarak görülmüş.  Ama yine de Büyük Alklerin soyunu tükenmesi Neandertal’in suçu değil. İşin cıvkını çıkaran yine Homo sapiens olmuş.

İlk ciddi tehdit yine 1600’lü yıllarda başlamış. Önceleri tüylerinden yastık yapmak ve derisinden pelerin yapmak için avlanmış. Sonraları Avrupa’da artan yumurta koleksiyonculuğu sevdası yüzünden, yuvalardaki yumurtalar toplanmaya başlanmış. Bu da aslında sonun başlangıcı olmuş. Üreme kolonileri zarar gören Büyük Alk, ciddi bir azalma yaşamış. 1852 yılına gelindiğinde ise, son birey Kanada açıklarındaki bir adada görülmüş ve Büyük Alk soyu tamamiyle tükenmiş.

Farklı müzelerde 78 tane doldurulmuş müze örneği bulunan Büyük Alk ile ilgili şuan ki tartışma konusuysa bambaşka: DNA’sını kullanıp tekrardan diriltelim mi bu kuşu?

İnsanlığın yarattığı yıkımdan etkilenen sadece Dodo ve Büyük Alk değil elbette. Kuşu, kelebeği, memelisi, sürüngeni, balığı, mantarı, ağacı, böceği, çiçeği, binlercesi bu yıkımdan payını aldı ya da almaya devam ediyor. Kapıları öyle sıkı kapatıyoruz ki, kaçabilecekleri tek bir açıklık bırakmıyoruz bu yıkımdan. Kendi yarattığımız cehennemde, onları da beraberinde dibe doğru çekiyoruz.

Ama şundan eminim ki, Dodo da Büyük Alk de, günün birinde insan gibi bir canlının çıkıp geleceğini bilselerdi, kanatlanıp uçmanın yollarını ararlardı!