A New Year’s Eve in Tbilisi Under Fire

 

 

A country just on the edge of Europe but also under the occupation of Russia. Georgia, like all other countries, celebrated the new year on the last Tuesday night. Tbilisi, the capital and the most populated city of Georgia, was the center of the celebrations. Thousands of Georgians and many tourists mostly from the United Arab Emirates and India have filled the Rustaveli Avenue which is the main arterial road of the city. Like in most, large gatherings and fireworks were part of the celebrations, however, it was an extraordinary new year celebration with two key features.

Tents belong to protesters in front of the National Parliament before the New Year’s Eve.

Georgia is a politically troublous country. While 20% of its internationally recognized territories are under the occupation of Russia in Abkhazia and South Ossetia regions since 2008, many civil protests on freedom, corruption, and unsatisfied policies are frequently held against the government and police forces. One of them is the long-term demonstration of Zaza Saralidze. He is the father of Temirlan Machalikashvili who had been killed with a gunshot wound to the head because of the terror suspect during the counterterrorist operation of Georgian security forces in Pankisi gorge region in 2017. Saralidze started to the demonstration in front of Parliament building with his tent by demanding an investigation of the murder. Since then, many opponent groups joined him with their tents.  However, when Saralidze left for his hometown for New Year’s Eve, the police forces removed all tents and placed New Year attractions instead. 5 of the members of the opposition were detained after their disobedience to police while trying to stop the removal. While the countdown started to 2020, opposition groups were in front of the Parliament building by waiting patiently and silently for New Year with full of freedom.

 

Ivakli P., one of the founders of the “Change and Shame” movement, was in front of the Parliament building with many other protesters in New Year’s Eve. He shared his experiences and opinions with me; 

“It is a shame for the government to remove Saralidze’s tent and put this meaningless new year decorations. It is vileness to do this while he is not here. We are only demanding justice and will continue our demonstrations until meeting to our demands”

Just before I left him, he showed me his wound on his temporal caused by a headshot with a plastic bullet in 20 June protest against Russians visit the Parliament and he added: “We are not game animals that they can hunt!”

Children with fireworks (left) and sellers with a minivan (right) in the Rustaveli avenue

On the other hand, while the demonstration holds, the Tbilisi city was under fire of thousands of fireworks and pyrotechnics. Although the importing and selling of the fireworks are restricted in Georgia, the peddlers sold thousands of them in the Rustaveli avenue without any control. The prices were between 10-20 GEL (3,5 to 7 dollars) per firework stick (which has 6 fire in it). From the earliest seconds of the evening till the morning, during the 3 days before and after the New Year’s Eve, fireworks fired without any precaution or legal restriction. Many people including children were firing them in every corner of the Avenue even in the middle of crowds dangerously. The explosions were ear-splittingly close and the ashes were raining down to the heads of the people. A frightful look on the faces of many tourists, especially from the Western countries, was the best summary of the night. According to the records of the Ministry of Health, 48 people from Tbilisi, 81 in total, have been injured as a result of fireworks and pyrotechnics during the New Year’s Eve. Among these, 8 children have been seriously injured and one of them has been amputated from the hand fingers.

 

Ukrayna Notları: Kiev

iç5

Lviv’i soluksuz bir çırpıda bitirmiştik ama önümüzde daha uzun bir seyahat planı vardı. Lviv’den 29 Aralık sabahı 05:53 treniyle Kiev’e doğru ayrıldık. Uzun bir yolculuk normalde ama bir gıdım fazla para verip hızlı tren bileti aldık. Hız konusunda tam anlamıyla hızlı tren olmasa da Ukrayna standartlarına göre fazlaca iyi, konforlu bir trendi kendisi. Daha öncede bahsettiğim 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası döneminde taraftarların Lviv-Kiev arasındaki transferini sağlamak amacıyla yapılmış, iyi de olmuş. 550 km’lik yolu 4-5 saatlik bir yolculukla geçip Kiev’e vardık. Bilet için kişi başı 305 UAH verdik.

Hayatımda gördüğüm en büyük tren garına indiğimizde aslında düşünceler içinde boğuluyordum. Şehre varmadan önce geçtiğimiz varoş mahallerin hali, birazdan göreceğimiz gökdelenlerin gölgesinde kalacak, zihinlerimizde hatırlamakta zorlanacağımız birer küçük resim olarak yer edecekti. Her büyük şehre girdiğimde benzer duygular yaşasamda bu sefer daha bir farklı olmuştum. Belki de izlediğim Sovyet filmlerinin sahnelerini gözlerimin önünde canlı görüyor olmanın şokuydu bu ama eminim ki bir Fransız banliyösundan farklı değildi.

iç1Tren garına indikten sonra uğraştığımız ilk şey, bir sonraki rotamız için bilet bulmaktı. Ancak Kişinev’e gidecek tek trenin Moskova-Sofya hattında çalışan, fiyatı uçuk düzeydeki tren olması sebebiyle ilerleyen günlerde otobüs biletlerini kontrol etmeye karar verdik.

Gardan tam çıkıyorduk ki birkaç taksiciye denk geldik. Hostelin hayli uzakta olduğunu biliyordum. Ufak bir pazarlık sonrası 80 UAH’ya anlaştık. Adamda zaten taksici tipi yoktu, kapıdan çıkınca da anladık ki zaten değilmiş. Kendi arabasını işleten korsan taksi. Hiç farketmez. 80 UAH’ya 5-6 km’lik yolu kocaman bir cipte Mustafa Sandal dinleyerek geçirmenin tadı bir başkaydı. Utanmadık, adama bahşiş de bıraktık. Hostelimiz merkez olarak kabul edeceğimiz Bağımsızlık Meydanı’na (Independence Square) 5 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Yılbaşında olmamıza rağmen oldukça iyi bir fiyata ayarlamıştık.

iç2Kiev bize farklı bir pencere sundu aslında. Tarif etmesi zor. Geçirdiğimiz her bir saat, gördüğümüz her bir yeni şey sonrası farklı yorumlar getirdik şehir hakkında, fazlasıyla tartıştık, konuştuk. Zira bulunduğumuz yer halihazırda siyasal olarak yeni düzene girmişti. Ülkenin ise genel anlamda hala düzen içinde olduğu söylenemezdi. Biraz da bu yüzden yılbaşı gecesini burda geçirmek istedik. İnsanları gözlemleyebilmek için önemli bir zaman dilimi diye düşündük.

İlk iki gün, Kiev’e Lviv’de olduğu gibi turistik bir gözle bakmaya çalıştık. Kilisesidir, müzesidir, parkıdır, bahçesidir, göz gezdirdik ama aradığımızı bulamadık. Yanlış bir açıdan bakmaya çalıştığımızı farkettik. Bakış açımızı değiştirmeye karar verdik. Burası turistlerin hoş vakit geçirmesi için dizayn edilmemişti. Burası Ukrayna’nın kalbinin attığı yerdi. Zaten bunu farkettiğimizde etrafımızdaki herşey bir anlam kazanmaya başladı.

İlk gece dolaşmak için çıktığımız Independence Square daha bir farklı geliyordu artık gözümüze. Arka fondaki tadilatlı binanın anlamını ancak 2.gün sonunda içselleştirebildik. Bu meydanda yaşanan taze anıları, okudukça kavradık.

Kısa bir özet geçmek gerekirse eğer ne olup bittiği hakkında buralarda, olayların 2004 yılındaki Turuncu Devrim’e kadar gittiğini söylemek gerekiyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybeden Yanukoviç, 2010 seçimlerinde seçildiğinde çok da sevgi duyulan bir şahsiyet değil ülkede. Özellikle 2013 yılı sonunda hükümetin Ukrayna-AB Ortaklık Antlaşmasını imzalamaması ve Yanukoviç’in Rusya ile milyar dolarlık yatırım antlanşması imzalaması ortalığı bir hayli karıştırıyor. 21 Kasım gecesi ilk tepkiler, bilinen adıyla “Euromaiden” gösterileri, Independence Square’de başlıyor.

2013 Kasım’ından, 2014 Şubat’ına kadar devam eden gösteriler oldukça şiddetli geçiyor. Onlarca insan hayatını kaybediyor çatışmalarda ve yüzlercesi de tutuklanıyor, yargılanıyor ya da kayboluyor.. 21 Şubat 2014 günü, Yanukoviç azlediliyor ve geçici hükümet kuruluyor. Derken devam eden günlerde Rusya’nın Kırım’ı ilhakı geliyor ki bu da ortalığı daha da karıştırıyor. Yani kısaca, mevzu derin, karışık..

Şartlar bu olunca da olaylardan sonraki ilk yılbaşında Ukrayna’da, Kiev’de olmak daha fazla önem arzediyordu. Yılbaşından önce 2 günümüz vardı. Hava tarif edilemez kadar soğuktu. Yani ben hayatımda böyle bir soğuk yaşamadım. Abartısız 4 kat altıma, 3 kat üstüme giydim ama götümün donmasını engelleyemedim. Lviv’e gelirken trende yaptığım akrobatik hareketleri bir önceki yazımda bahsetmiştim. Lviv’deyken hafiften belimde hissetmiştim ağrıyı. Hatta kas gevşetici krem falan da almıştık. Ama Kiev’de zirve yaptı ağrı. Soğuğun da etkisinden midir nedir 15 dakikadan fazla yürüyemez oldum. Soğuk ve ağrı dolu birkaç gündü yani.

Yemek işlerimizin bir çoğunu hostelde hallettik bu sefer. Hazır güzel bir mutfak varken biraz masrafları kısalım istedik. Hem hazır şeyler yemekten de gına gelmişti. O sebepten pek bir restaurant falan öneremeyeceğim Kiev’de. Ama Independence Square’e giderken sağdaki küçük büfenin köftelerinin anlatmadan geçmeyelim. Sahibi Türk, Sultan adında ufak bir büfe. Döner, kebap, köfte vs. var. Fazlasıyla ucuz. Birkaç gece akşam yemeklerimizin adresi oldu. Tavsiye edilir.

Ek olarak, Lviv’de de bahsettiğim Puzata Hata var. Ukrayna ev yemeklerini bulabileceğiniz kaliteli ve ucuz bir mekan. Independence Square‘e çıkarken ilk sokakta sağda. Haritadan baktım şimdi sokak adı falan yazmıyor ama kocaman kırmızı bir Şirinler evi tabelası görürsünüz zaten.

iç3

Normalde her yıl Chritmas çamı Bağımsızlık Meydanı’na kurulurmuş. Ama bu yıl olaylar nedeniyle St. Sofia Churh‘ün önüne kurulmuş. İyi de olmuş çünkü şehrin turistik birkaç önemli yeri var. Bunlarda bu kilisenin etrafında. İlki bu kilisenin kendisi. Çok fantastik birşey değil ama manastır tarzı ek binaları olan yanar döner kubbeli bir mekan. Kilisenin bahçesine girmek için ayrı, kendisine girmek için ayrı para ödüyorsunuz. Biz bahçeye girmekle yetindik. St. Sofia’nın tam karşısında da Mikhailivsky Cathedral var. Diğerinden daha güzel ve bedava.

Son olarak da Andriiskyi sokağı var. İnternette araştırırsanız burasından bit pazarı diye bahsediyor ama tırt. Hiçbirşeycik yok. İki tane küçük kulübe kurmuşlar o kadar. Zaten sokağın bir kısmında anladığımız kadarıyla arkeolojik kazı başlamış, altı üstüne gelmiş her yerin. Sokağın üst kısmında tepeye kurulmuş St. Andrew’s Church var. Girişi bizim bütçemize pahalı geldiğinden girmedik ama merdivenleriyle falan bayağı havalı gözüküyordu, denenebilir.

Birkaç kelam daha edip kapatıyorum bu turistik muhabbetleri; birincisi yakınlarda metroyla gidebileceğiniz Çernobil Müzesi var. Bizim vaktimiz uygun gelmedi, gidemedik. Bence görülmesi gerekir. İkincisi elinize şehrin karikatüristik çizilmiş haritası geçerse neresi bayır, tepe dikkatli inceleyin, yoksa insanı telef ediyor. Üçüncüsü, yazın nasıl olur bilmem ama Diyneper Nehri kışın hayal kırıklığı. Dördüncü ve sonuncu olarak şehirde Turist Bilgi Merkezi armayın. Sağda solda “i” yazan tabelalar görebilirsiniz ama hiçbir zaman o ofisi bulamayacaksınız. Çünkü Kiev’de trafik tabelaları da turist haritasında “i” olarak gösteriliyor. Ve turist ofis olarak adlandırılan yerler birkaç gözden ırak seyahat acentasını temsil ediyor.

Yılın son günü, geç saatlere kadar hostelde vakit geçirdik. Gece yarısına yakın kendimizi çam ağacının olduğu o meydana attık. Tam bir insan seli vardı o gece. Farklıydı. Bir ülkenin yeniden doğuşu gibiydi. En azından insanlar bunu hissediyorlardı sanırım. Bizde öyle. Konserlerin, şarkılar söylenirken, yeni yıla girmeye dakikalar kala dev ekrana bir video konuldu. Herkese sustu, video izlendi. Aşağıda videonun orjinalini koyuyorum. Videonun sonrasında insanların mutluluk dolu seslerini ise anılarıma yerleştiriyorum;

O gece biz de çok farklı duygular içindeydik. Sıradan bir yılbaşı gecesinden çok farklıydı. Alkolün, havai fişeklerin, abartılı eğlencelerin gecesi değildi bu. Bu bir toplumun  huzura, barışa olan özlemi gibiydi. Kendimizi mutlu hissettik. Orada, o insanlarla aynı ortamı paylaşıyor olmanın mutluluğunu..

Yeni yılın ilk günü “sıcak” bir hava vardı Kiev’de. Yani -5 falandı sıcaklık. İçliklerden birini attığım bir gündü. Hafif yağmurluydu. Şehirdeki son günümüzdü aynı zamanda. 21:45’te Kişinev’e gidecek otobüse biletlerimiz vardı. Şehrin diğer yakasında görmek istediğimiz Botanik Parkı gezdik. Yeni bir yılın ilk günü için doğa dolu bir başlangıçtı. Sonrasında Bağımsızlık Meydanına geçerken ufak bir süpriz karşıladı bizi. Şehrin en önemli bulvarı Khreshchatyk trafiğe kapatılmıştı. İnsanların sessiz konuşmaları dışında hiçbir gürültü yoktu. O uzun cadde boyunca yürüdük, sağda solda her telden şarkılar çalan müzisyenleri dinledik, kahve içtik, insanların arasına karıştık.

Dedim ya yeni bir yıl için oldukça güzel bir başlangıçtı. Kiev elinden geleni yapmıştı..

Ukrayna Notları : Lviv

 iç3

Bazı zaman parmaklarımın hareketlerini unutuyorum blog yazarken, bazı zamansa yazdığım her kelimeyi, kurduğum her cümleyi siliyorum baştan sona. İşte son günlerdeki hissiyatım tam da bu.

Aylar öncesine dayanır Ukrayna seyahatinin fikri. Ne yazık ki şuanda da olduğu gibi, o günlerde de pek karışıktı durumlar oralarda. Her seferinde ileri erteledik planları. Gidip gelen birkaç arkadaşın abartılı polislerle rüşvet tecrübelerini dinleyince de iyice soğuduk aslında. Ta ki geçtiğimiz Aralık ayına kadar.

Bir haftalık planlama aşaması sonrası genel anlamda işleyiş şöyle olacaktı; Önce trenle Cluj-Napoca, oradan yine trenle Romanya-Ukrayna sınırındaki Sighetu Marmatie. Sınırı yürüyerek geçerek Ukrayna sınır köyü Solotvyne’dan başka bir trenle 12 saatlik bir gece yolculuğu sonrası Lviv, oradan da Kiev ve daha sonra Kişinev üzerinden Romanya’ya dönüş. Hepsi içinde toplam 14 gün.

Bu seyahat diğerlerinden bir farklı olacaktı. Önceki seyahatlerde havaların sıcak olması ve benim sabır taşımın henüz çatlamamış olmasından ötürü yolculukları otostopla yapıyorduk. Ama bu kez aynı sabrı gösterecek durumda değildim. Biraz ordan biraz burdan kısarak adam akıllı tren bileti aldık kendimize ve her bir yolculuğu da mümkünse trenle, değilse de minibüs/otobüsle yapmaya karar verdik. 23 Aralık günü öğle saatlerinde Dragaşani’den ayrılıp 10 saate yakın bir yolculuk sonrası Cluj’e vardık. Ukrayna’ya gitmek için burdan geçmek zorundaydık. Hal böyle olunca da gelip  gezmemek olmazdı. Daha önceden bulduğumuz couchsurfing’den arkadaşın evinde bir gece konaklayıp, bir tam gün Cluj’ün altını üstüne getirdik.

içKonunun aslı Cluj değil ama birkaç cümle ile bahsedersek, Romanya’nın üniversite-öğrenci kentlerinden birisi. Her ne kadar biz oradayken Christmas dolayısıyla in cin top oynuyor bulmuşsakta sokakları, özellikle Botanik Park (Gradina Botanica Alexandru Borza) ve şehri kuş bakışı görebileceğiniz Kale Tepesi (Cetatuia) gerçekten de nefes kesici güzellikler sunuyor. Şahsen sadece botanik park’ta 5 saat kadar harcadığımızı söylemek lazım. Çıkışta bilet görevlisinin “siz hala burada mısınız” bakışlarını hala gülümseyerek hatırlıyorum.

Ukrayna sınırına gidecek trenimiz 25 Aralık sabaha karşı hareket edecekti. Bu ana kadar planlarımız tren saatine kadar couchsurfing’de kaldığımız arkadaşta yarım gece daha geçirip, trene geçmek üzerineydi. Ama ev sahibinin Christmas muhabbetiyle memleketine gidecek olması bir anda herşeyi altüst etti. Zira aynı muhabbetten ötürü o gece tüm bar-restaurant-kafe vs. kapalı durumdaydı, bir tek yer hariç : İstasyon bekleme salonu..

Dost sohbetlerinde anlatılacak ilginç bir deneyim olarak kalsın bu bekleme salonunun 8 saatlik hikayesi ama tavsiyemdir; işi gücü bırakın Romanya’da bir geceyi tren istasyonunda geçirmeyi deneyin !

Bekleme salonundan çıktığımızda saat 05:00 gibiydi. Nasıl bir gevşeme yaşamışsa o an bedenim, kapıdan adımımı atar atmaz akıllara zarar bir titreme geldi. Sanki elime asfalt delme makinası almışım oradan oraya zıplayarak titriyorum ! Kendimizi trene atana, yerimize oturana kadar durmak bilmedi. O aradaki 3-4 dakika, hala kamerayı titretip duran amatör çekim videolardaki kayıtlar gibi zihnimde.

Uyumuşuz. Uyandığımızda sınır şehri Sighetu Marmatie’ye varmak üzereydik. Birkaç lokma atıştırıp trenden indik. 1-2 kilometre kadar yürüyüp sınır kapısına geldik. Ukrayna sınır polisinin “bok işiniz var da geldiniz” edasındaki homurdanmaları sonrası şükür ki Ukrayna’ya girebildik. Sınıra en yakın yerleşim yeri Solotvyne adında küçük bir köy. Lviv’e gitmek için kullanabileceğiniz en güzel aktarım noktası da diyebiliriz.

Dil konusunda bir hayli zorlanıyoruz burdaki insanlarla. İngilizce bilme seviyesi yok gibi birşey. Köy yeri haliyle olacak zaten, çok sözümüz yok ama be arkadaş bari sattığın tren biletinin üzerinde anlaşılabilecek bir dil yada en azından iki gram latin alfabesi kullan, fikir falan yürütebilelim.. Köy merkezindeki büyük markette paramızı çevirdikten, biletleri de cebimize koyduktan sonra, tren istasyonunda bizimle birlikte bekleyen ablanın yardımıyla koltuk numaramızı falan anlar vaziyete geliyoruz. Abla, normalde Ukraynalı ama Rumence konuşabiliyor. Zamanın birinde sınır belirleme olayları yaşanırken normalde Rumen köyü olan yer Ukrayna sınırları içinde kalmış. Haliyle bu ablada arada kalmış. Benzer şekilde köyde başkaları da var. Paramızı çevirirken marketteki kadında Rumence yardımcı olmuştu bize.

Dışarısının soğuğundan  kafamızı dışarı çıkaramadık istasyondan, mecbur bu ablayla 4 saat kadar birlikte vakit geçirdik. Trenin hareket saati 17:25. Zaten bir gece öncesinin Cluj deneyimi taptazeyken birde istasyonun buz gibi olması iyice yormuştu bizi. Üstüne üstlük kondüktör kadının sınırsız gıcıklığı eklendi üstüne. İstasyonun soğukluğuna daha fazla dayanamayan bizim abla, taktı peşine beni trene gittik. Boyu yetmediğinden trenin kapısını yumruklamaya almış meğer beni yanına. Vurduk, iri yarı bir kadın çıktı, tartışır havada birkaç cümle konuştuktan sonra ikna oldu ki on dakika sonra sıcacık yataklı vagonun içindeydik. Ama kondüktör kadının ifadesi hiç değişmedi. Yol boyunca biletli olmamıza rağmen hep kaçak binmişiz muamelesine maruz kaldık.

IMG_0561

O gece biraz dinlenmeye çalışıp, film izleyerek, müzik dinleyerek geçen saatler dışında pek bir aksiyon yaşamadık. Ancak yataklarımızın üst ranzada olmasından dolayı yapmak zorunda kaldığım akrobatik hareketlerin cefasını günlerce belimde çekeceğimi bilemezdim elbette..

Bir parantez açalım, bir kaç not düşelim; bahsini ettiğimiz yataklı vagon olayı standartların üstünde birşey. Boy açısından birazcık kısa ama genişliğiyle tatmin edici bir yatak, tertemiz çarşaflar ve isteğe göre uygun fiyatlarda frenchpotla verilen çay-kahve servisi sunuyor. Eksikliği ise bilinen yataklı vagonların aksine kompartıman usulü değil, kapısı, duvarı olmayan yanyana dizilmiş onlarca yataktan oluşması. Ama yine de fazlasıyla memnun kalınacak bir tren. Sınırdan Lviv’e kadarki 11-12 saatlik uzun yolculuğun 4-5 euro gibi komik rakam olması herşeye değiyor.

Sabah henüz güneş doğmamıştı Lviv’e indiğimizde. Daha önceden rezervasyon yaptığımız hostelimize varmak için 2-2.5 km kadar bir yol yürümemiz gerekiyordu. Zira toplu taşıma araçları henüz başlamamıştı. Normalde tramvaylarla 10 dakika sürüyor merkez-gar arası. Hafiften yağan karın süslediği eşsiz ve sessiz manzarayla yürüdük hostele. Birkaç sokak karışıklığı sonunda bulduk hosteli. Gelenektendir, yine resepsiyondaki arkadaşla sabahın 6’sında biraz atıştık, henüz giriş yapamadığımızdan da çantalarımızı bırakıp, dışarı attık kendimizi.

O andan itibarende onlarca unutulmayacak anılar yaşadık bu şehirde. Şüphesiz Lviv seyahat ettiğimiz yerler arasında üst sıralarda olmayı fazlasıyla haketti. 3 günlük Lviv gezisi boyunca tam anlamıyla altını üstüne getirdik şehrin.

Lviv, tarihi çok eskilere dayanan bir şehir. Şimdi şu tarihten bu yana şöyle olmuş falan demenin manası yok ama hakikaten sokaklarında dolandığınızda buram buram hissediyorsunuz bunu. Binaların estetik güzelliği, sokakların düzeni, insanlar bir ahenk içinde şehirde. Ülkenin geçtiğimiz yıllarda Avrupa Şampiyonasına ev sahipliği yapmış olması şehre olumlu katkılar bırakmış. Zaten turistik bir şehirmiş, tavan yapmış. Herşey turistlerin ilgi ve alakasına göre turist dostu bir anlayışla şekillenmiş.

Ülkenin genelinde olduğu gibi burda da fiyatlar her anlamda ucuz. Yeme-içme, müze, toplu taşıma, hediyelik eşya, ıvır zıvır herşey tutarlı bir dengede. Ya acaba kazık mı yedik, acaba daha ucuzunu bulur muyduk gibi sorular gelmiyor aklınıza, rahat rahat harcıyorsunuz paranızı.

Şehrin turistik değerlerinin yanında bence en önemlisi yeşil alan dengesinin çok iyi oturtulmuş olması. Onca şehirleşmenin içinde ağacın, yeşilin elini uzatsan tutacak mesafede olması insana huzur veriyor.

Created with Cycloramic by Egos Ventures

Şehri görülmesini gereken yerlerini şöyle bir sıralamak istedim, hani belki cümle içinden çekip çıkarmak zor oluyordur diye;

– Rynok Square : Şehrin merkezi. Meydanın tam ortasında kocaman belediye binası yükseliyor. Ve tabi muhteşem manzarasıyla saat kulesi. 10 UAH giriş ücreti var kulenin. Meydanın etrafını saran binaların tamamı koruma altında. Anladığım kadarıyla üst katlarında hala insanlar yaşıyor. Zemin katlar ise kafe-restoran şeklinde hizmet veriyor. Ayrıca meydan içerisinde küçük kulübelerde panayır havasında yemek-hediyelik eşya vb. satışı yapan küçük tezgahlar var. Şehrin haritasını bulabileceğiniz turist bilgi merkezi de belediye binasının batı yüzünde kalıyor.

– Kiliseler : Varsa meraklısı, meydanın çevresine konumlanmış bir düzine kadar kilise var. Önemlileri; Latin Cathedral, The Baims Chapel, Dominican Church, Assumption Church, Transfigurtion Church ve Armenian Cathedral.

– Müzeler :

*Silah Müzesi (Armoury Museum) : Kendisi Lviv’in eski vakitlerinden kalma surlarının bir kısmına konulmuş. Eski silah üretiliyormuş, şimdi müze olmuş. 3 katlı yapının, 2 ve 3.katı müze, alt katı ise ortaçağ esintili küçük tezgahları olan yemek bölümü. Müze içerisinde çoğunluğu 20.yy öncesine dayanan savaş malzemeleri sergileniyor. Ayrıca devasa büyüklükte, Grunwald Savaşını anlatan bir yağlı boya tablo da var. Sadece bu tabloyu incelemek için bile gidilir müzeye. Giriş ücreti 10 UAH. Fotoğraf çekmek içinde 20 UAH ödemeniz gerekiyor. Müzenin altında bahsettiğim yemek bölümünde de geleneksel yemekleri ucuz yollu ve azar azar tatmak mümkün. Özellikle dış taraftaki tezgahlarda ızgara-mangal tarzı yemekler fazlasıyla rağbet görüyordu. Bir bütün olarak burası keyifli birkaç saat geçirmek için ideal bir yer.

iç6* Doğa Müzesi (Nature Museum) : Görüp gördüğüm en genç işi müze olarak kayıtlara geçti. Daha kapıdan girer girmez, gençlerin yada genç ruhlu insanların bu işin içinde olduğunu anlıyorsunuz. Temelde doğa-insan ilişkisi üzerine kurgulanmış müzede, insanlık olarak doğa üzerindeki olumsuz etkilerimiz çok etkileyici ve ilgi çekici yollarla anlatılmış. Bolca doldurulmuş memeli, sürüngen, kuş, böcek ve bitki sergisi görebileceğiniz müze, gerçekten de şehirde görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Çıkışa geldiğinizde, “olur mu ya bu kadar kısa” diyeceğiniz, tadı damağınızda kalacak bir yer. Giriş ücreti öğrenciye 5 UAH.

Şehirde fazlasıyla çeşitli müzeler var. Özellikle Rynok Square üzerindeki Historical Museum kompleksi ilgi çekiyordu ancak fiyatları standartın biraz üzerinde olduğu için biz şahsen girip görmedik. Konu dışı olarak ise şehrin en yüksek noktası High Castle ve karton maket dükkanı mutlaka gidilmesi gereken yerlerden.

iç1– High Castle, şehrin tam ortasında yükselen bir tepeye kurulmuş eski bir kale aslında. Tabi günümüze birkaç duvarından başka birşey ulaşamamış ama yine de bu tepe sunduğu şehir manzarası, koru içerisindeki güzel yürüyüş yolları, sincapları ve kuşlarıyla görülmesi gereken yerlerden (bakmayı bilen için..)

Bir diğeri ise T.Shevchenka sokakta yer alan “Clever Paper” dükkanı. Şahsen ben legoya, kağıda, makete pek meraklı olduğumdan çok hoşuma gitti burası. Yapışkan-makas vs. kullanmadan inşa edeceğiniz harika maketler satıyorlar. Fiyatları da oldukça ucuz. 100 UAH’ya çok hoş bir tren istasyonu maketi aldık, kitaplığımızı süslüyor şu sıra.

iç4Yeme – İçme

Her bütçeye uygun her çeşitten restaurant-bar-kafe vs. bulmak mümkün. Aşağıda bir liste veriyorum ama bu konuda kesin bir uyarıyı McDonalds konusunda yapmak lazım. Bugüne kadar seyahatlerimizin ilk gününde, daha doğrusu şehre vardığımız ilk birkaç saat, hem bildiğini yemek olsun, hem de interneti olsun  McDonalds önemli bir yoldaştı. Ancak Ukrayna genelinde bu iş biraz ters. Bir kere latin alfabesi olayı burda da geçerli, Big Mac dediğin şey Біг Мак artık. 3 restaurantla sabitlendi ki çalışanlarda aynı derece İngilizce’ye yakından uzaktan alakasız, müşteri memnuniyeti yerlerde. Buna rağmen hepsi kapısında utanmasa kuyruk olacak kadar kalabalık. Bilginiz olsun

Big Plate Pizza : Pizzaları lezzetli, birası ucuz, öğrenci işi bir mekan. Öğün doldurur.

Celentano Pizza : Fiyatları diğer pizzacıya göre bir tık daha yüksek olsa da, kapısında kuyruk olan meşhur bir yer. Rynok Square’in hemen karşı köşesinde camından kocaman pizza hamuru açan ustaların gösterisiyle hemen fark ediyorsunuz zaten. Köşede bir kalabalık durmuş birşeyler izliyorsa işte orası bu pizzacı. Pizzası felaket lezzetli ve devasa boyutta. Mutlaka denenmeli.

Puzata Hata : Geleneksel Ukrayna yemeklerinin her çeşidini çok ucuza bulacağınız tek adres. Bizdeki yemek dünyası kıvamında. Tabldot usulü yani. Şehirde birkaç yerde şubesi var ama Rynok Square’e en yakını, Shevska Sokağı üzerinde bahsettiğim maketçinin hemen yanı. Ben denemedim ama Merve’nin damak tadına göre Borçka çorbası bayağı lezzetliymiş.

Biz Christmas döneminde Lviv’de olduğumuzdan yılın her vakti açık mıdır bilemem ama Opera binasının önünde uzanan meydandaki tezgahlarda da atıştırmalık el işi birşeyler bulunabilir. Ayrıca Rynok Square’e çıkan ara sokaklarda ufak tefek fast-food dükkanları ve atıştırmalık güzel şeyler bulabilirsiniz.

Coffee Factory : Rynok Square’in köşesindeki bu mekan başlı başına bir efsane. Ucu bucağı olmayan bu yer, girişte sizi kocaman kahve çekirdeği dolu çuvallarla karşılıyor. Zaten içerisi 100 yıl öncesini anımsatan bir havada. Hemen sonra, hediyelik eşyalar satılan kocaman iki salon karşılıyor sizi. Onun da arkasında ise taş duvarları ile fazlasıyla geniş bir kafe. Biraz meraklıysanız, alt kata inip sonu olmayan mahzenlere ulaşabilir, hangisinin tam olarak ne olduğunu anlayamadığımız kapısız ufak odalarda birer içki içmeyi deneyebilirsiniz. Biz adam akıllı birer kahve içtik kafede, bize yetti.

iç7Homemade Chocolate Factory : Önemli mekanlardan biri daha. Rynok Square’e çıkan Serbska sokağı üzerinde turist akınına uğrayan bir yer. Yine vitrinde, çikolatayla sanat yapan bir usta karşılıyor sizi. Ağzını beş karış açık bakıyorsunuz öyle. Evde kaşık kaşık yediğiniz sarelle geliyor aklınıza, gözünüzün önünde çikolatadan topuklu ayakkabı yapan kadını görünce.. İlk iki katı çikolatının üretildiği bölüm, sonraki iki katı da bu çikolataların binbir çeşitle satıldığı hediyelik eşya bölümü. En üst iki kat ise kafe olarak çalışıyor. Kahve Dünya’sından aşikar olacağınız fondünün yanına gelen erimiş çikolatayı lezzetli sayıyorsanız, burdakini bir deneyin derim.

Önerimdir, sadece bir kere gidin. Ya dün ne güzeldi o çikolata, hadi gidip bugün kahvesini vs. deneyelim gibi bir yanlış yapmayın. Valla bir kez yeter..

Sonuç olarak Lviv baştan sonra huzur bulabileceğiniz bir şehir. Hostelimizin saçma sapan birşey olması ve -17’lerde seyreden havanın iç organlarımızı dondurma teşebbüsü dışında, her anından keyif aldığımız bir şehir olarak kalacak aklımızda..

 

Bir Dost Ziyareti : Eșelnița

IMG_7273 (1)

Hayatımda fikrinden zikrine kadar Tora’nın bulunduğu tek bir proje vardır, o da 2013 senesinin olaylı bir yaz günlerine denk gelen “Sürdürülebilir Afet ve İlkyardım İşbirliği” projesidir.

Projemin ortaklarından biri de bakın ki tesadüfe Romanya’dır. Geçenlerde bir fotoğraf paylaşmıştım Facebook’ta, Arad’ta denk gelip birer kahve içtiğimiz sevgili arkadaşım Daniel ile birlikte. Çok geçmedi onun üzerinden, Romanya’dan gelen o katılımcılardan bir diğeri Elisabeta ile yazıştık. Nezaketin büyüğünü gösterdi, köyüne davet etti. Gelin mutlaka kalın bende birkaç gün diye. Tabi kırmak mümkünatı yok, zaten bizim de niyetimiz yok öyle birşeye.

Tez vakitte hazırlandık, yollara düştük.

Ev Yapımı Şarap (Şüphesiz içtiğim en harika şarap kendisi)

Elisabeta’nın bulunduğu köy yani “Eșelnița”, Orşova şehrine bağlı, Sırbistan-Romanya sınırını oluşturan Tuna nehri kıyısında ufak bir yer.  Çok zorlanmadan bir iki araç değiştirerek saatler içinde vardık.

Hani çok şey var söylenecek o 3 gün için ama özeti makbul olsun. Çünkü yaşadığımız güzellikleri tek tek tarif etmek gerçekten mümkün değil, kelimeleri yormak yersiz, cümle kurabilsinler diye.

Şüphesiz ilk unutulmayacak şey sevgili Elisabeta ve ailesinin ve komşularının ve birlikte çalıştığı gönüllülerin akıl almaz misafirperverliği. Sağolsunlar, varolsunlar. Fotoğraflarla anlamaya çabalayın sadece..

İkinci hafızalardan silinmeyecek şey, köyün içinde bulunduğu muhteşem doğa. Her ne kadar gitmemizden birkaç hafta önce yaşanan büyük sel baskınının izleri hala canlı olsa da köyün dört bir köşesinde, doğal güzelliğine hayran kalmamak mümkün değil.

Yani sözün özü, eski dost.

Fotoğraflara tıklayarak detaylarına bakabilirsiniz.

 

 

Doğuya Doğru

IMG_4675

Günlerden bir gündür, Belgrade yollarında otostop çekiyor, hava kararmadan şehre varmaya çalışıyorduk. Tuna Nehrinin kıyısında tam da Sırbistan-Romanya sınırında, yol kısalsın diye bilmediğimiz bir yola girdik. Çok geçmeden anladık ki o yol korku filmlerinden fırlama ıssız bir köy yolu..

Az vakit geçti, elimiz havada yavaş yavaş yürüyoruz Temmuz güneşi altında, iki cip önümüzde duruverdi.

IMG_4685 IMG_4684

İşte bu hikaye o iki cipin hikayesi. Almanya’dan işi gücü bırakıp, 10 yıldır biriktirdikleri para ile yollara düşen bir çift Eva ve David. Tanıştıklarında her birinin kendi arazi aracı olduğundan ve her biri araç sürmekten yüksek haz aldığından iki araçla yola çıkmışlar. Rota 2 yıl içinde Almanya’dan Singapur’a varmak. Ve bu sürede olabildiği kadar çok şey yaşamak.

Şüphesiz yaşıyorlar. Bu uzun yolculuklarının ufak bir kısmında yer almanın mutluluğu yaşıyoruz biz de. Şu sıralar İran’da dolanmaktalar. Daha fazla şey öğrenmek isterseniz onlar hakkında, websitelerini ziyaret edebilirsiniz.

Belki bir gün bizlere de kısmet olur benzer bir deneyim..

http://aufindenosten.com/

Avrupa No.1: Belgrade

1

 

Bu yazı şüphesiz ki içerisinde güzel hikayeler barındırmalı, anıları tekrar canlandırmalı, heyecanı o günden bugüne taşımalı. Bunları yaparken, kelimeleri sözcüklere dökmeye çalışan beni, mutluluk deryasına sokmalı. Bakalım yapabilecek mi..

Farkındayım uzun zaman oldu olaylar yaşanıp biteli ama nedendir bilmem bir türlü oturup yazamadım o güzel hatıraları. Günlerden bir gün, ki o gün Temmuz sonlarına denk geliyor; Romanya’ya gelişimizin üzerinden neredeyse 3 hafta geçmiş, tatil dedikleri günler kapımızda belirmişti. Hemencecik bir plan yapmalı önümüzdeki bu fırsatı en iyi şekilde kullanıp yeni yerler görmeye çalışmalıydık. Elimizden geleni ardımıza koymadık elbette. Henüz Romanya’ya gelişi 1 hafta olmamış sevgili arkadaşımız Samet’i de ayartıp, Sırbistan’da Belgrad ve Novi Sad, Romanya’da Timişoara, Arad ve Sibiu’yu içeren 10-12 günlük bir program hazırladık. Gidişimiz öncesi nerede neresi gezilir, oralara nasıl gidilir, ne yenir ne içilir diye kapsamlı bir araştırma yaptık. Zira kendisi Avrupa’da kendi başımıza yapacağımız ilk seyahat olacaktı.

Planlar yapıldı, yola konuldu.

26 Temmuz günü Samet’le Belgrad’ta buluşmak üzere sözleştik. Sabah erken saatlerde Dragaşani’den ayrılıp, yaklaşık 10 saatlik bir otostop yolculuğu sonrası Belgrad’a ulaştık. Hostelimize yerleştikten sonra, para çevirmek için döviz bürosu aramaya koyduk kendimizi ama şans işte. Şehre geldiğimizde saat 7’yi geçmişti, hostele yerleştikten sonra ise 8’i. Haftasonu olunca döviz ofisleri erken kapanmış. Uzunca bir arayıştan sonra farkettik ki aslında hepsi açıkmış ama biz yanlış yerde arıyormuşuz. (Para konularıyla ilgili detaylı bilgi yazı sonunda) Bu mevzudan sonra, kötü gün dostu Mc’Donalds’a attık kendimizi, hem karın doyurmak hem de internet bağlantısını kullanmak için elbet. 10 dakika geçmedi, Samet de geldi yanımıza.  Sarıldık, öpüştük derken attık kendimizi Belgrad sokaklarına.

Yaz ortası olunca sıcak bunaltıcı derecede, sokaklar insan kaynıyor. Hele ki Sırbistan Türklere vize istemeyen bir ülke olunca, adım başı Türkçe konuşan birilerine denk geliyorsunuz. O kadar fazla ki, Sultanahmet’te en az bir kez bulunmuş birinin yaşadığı acaba Arabistan’a mı geldik hissiyatının, Türkiye’de miyiz versiyonunu en derinden hissediyorsunuz.

Created with Cycloramic by Egos Ventures

Özelde Belgrad, genel anlamda Sırbistan aslında bir Balkan ülkesinden çok Avrupa ülkesini çağrıştırıyor. Coğrafi olarak dört AB ülkesine komşu, Batı’da Hırvatistan ve Macaristan, Kuzey ve Doğu’da Bulgaristan ve Romanya. Köyleri, yolları, şehir merkezleri , yaşam standartları, sokaklardaki hava, insanların giyim kuşamı deneyimlediğim kadarıyla standart bir Avrupa ülkesinden çok farklı değil. En azından Romanya’nın durumundan bir tık daha yüksek olduğu açık.

O gece, saatlerdir yollarda olmamızın verdiği dayanılmaz yorgunluk ve uyku hissiyle çok oyalanmadan yatağa atıyoruz kendimizi, sabah erkenden şehir turuna başlamak için..

Ertesi günümüz enerjik başlıyor sabahın erken saatlerinde. Hemen kahvaltılık birşeyler arayışına çıkıyoruz. Cumhuriyet Meydanı (Republic Square) etrafında onlarca küçük dükkan buluyoruz börek, sandviç vs. satan. Zaten bizim börek olayı buralarda da meşhur, her çeşidini bulabilirsiniz. Fiyatları gayet uygun. Romanya’da da olduğu gibi içinize oturan tek şey, bira dışındaki tüm içeçeklerin fiyatı. Küçük şişe meyve suyu, aldığın koca böreğin 1,5 katı fiyata olunca insan hayret ediyor.

Burada bir parantez açmak lazım. Eğer yeni bir şehre turistik amaçlı geliyorsanız ilk yapmanız gereken şey kesinlikle bir turizm bilgi merkezi (Tourism Information Office) bulmak olsun. Önceleri ben de gideceğim yer ile ilgili internetten araştırma yapar, nereler gezilir falan diye bakardım ama şimdilerde yaptığım tek şey bu ofislere gidip ücretsiz dağıtılan şehir haritalarından birini almak oluyor. Halihazırda haritada nerelere gitmek gerekir, nereden gidilir gibi tüm ihtiyaçlarınıza cevap veren bilgiler mevcut. Ofisteki çalışanlar da Türkiye’dekilerin aksine çok ilgililer ve yardımcı oluyorlar. Bu haritalar sayesinde kaybolmadan rahatlıkla her yeri gezebilirsiniz. Şiddetle tavsiye ederim ! (Detaylı bilgi yazının sonunda)

Böreklerimiz elimizde, Cumhuriyet meydanı manzarasında insanları izleye izleye kahvaltımızı ediyoruz. Kahvaltı sonrası elimizde uzun bir liste var gezilmesi gereken müzeler diye. Hangisinden başlasak önce falan diye konuşurken çılgın bir yağmur başlıyor. Hemen kafamızı sokacak bir yer olsun derdiyle bulunduğumuz meydandaki Ulusal Müze (National Museum)’ye atıyoruz kendimizi. Şanslıyız Pazar günü halk günü olduğundan müze girişi ücretsizmiş. Daha çok dinsel motiflerin ağırlıkta olduğu bir müze burası. Bolca tarihi haç, incil, resimler, tablolar bulmanız mümkün. Bizi çok cezbetmedi ama elimizden geldiğince her bir objeye bakıp anlamaya çabaladık.

  2      3

İkinci durağımız Etnografya Müzesi. Ulusal Müze ile aynı cadde üzerinde, Studentsk Park’ının köşesinde ihtişamlı büyük bir bina. Giriş ücretini gerçekten hatırlamıyorum. Not da almamışım. Zira elimizde EVS Gönüllü kartıyla her seferinde ücretsiz yada indirimli giriyoruz. Genelde anlamıyorlar kartın ne olduğunu, zaten bir geçerliliği de yok ama ya olur mu bakın diğer müzeden geliyoruz, oraya bir ücret ödemedik falan diyoruz. Zaten adam akıllı İngilizce konuşan birileri çıkmayınca karşımıza 20-25 saniyelik bir karşılıklı anlaşamama durumundan sonra, ne haliniz varsa görün diye sokuyorlar içeri. Girdiğinizde birinci ve ikinci kattaki cansız mankenler üzerindeki geleneksel kıyafetleri, eğer çok ilginiz yoksa, direk geçmenizi ve üçüncü kata yönelmenizi tavsiye ediyorum. Üçüncü katta geleneksel evlerin içleri, balıkçı malzemeleri, tütün makinaları gibi geniş yelpazede çok başarılı sunumlar var. Tek tek her birini yakından incelemenizi tavsiye ederim.

5      6

Belgrad’a geldiğinizde herkesin dilinden düşürmediği tek bir müze duyacaksınız yüksek ihtimalle : Nikola Tesla Müzesi. Sırpların talihsiz bilim adamıi güzel insan Tesla adına yapılmış, icat ettiği aletlerin gerçekleri yada modellerinin sergilendiği bir müze. Herkes pek bir övünce gidip bir görelim dedik. Pazar günü olunca saat 1’e kadar açıkmış. Koştur koştur yetiştik. Bir insan seli içerde, kimin ne yaptığı belli değil. Zaten göt kadar bir yer affedersiniz, gişe nerde, sıra nerde derken bulduk bilet alacağımızı yeri. Bilet 150 RSD. Tüm yolculuğumuz sırasında verdiğime bin pişman olduğum tek paradır bu. Aldık bileti, oturduk bir sinema sisteminin önüne. Zaten herkes Türk, araya bir kaç tane yabancı karışmışsa belki.. Açtılar, 20 dakika başarısız bir Tesla belgeseli izledik. Yetmedi arkasından üniversite öğrenci sarışın bir genç çıktı, zaten müzenin çalışanlarının tamamı üniversitedeki fizik bölümünde okuyan öğrencilermiş, adam sanki karşısında BM üyeleri varmış edasında anlamsız bir İngiliz aksanı yapmaya çalışarak başladı konuşmaya, eline aletleri alıyor anlatıyor falan. İki cümle anladım anlamadım. Yani ben çok böyle bilime falan uzak bir herif değilim, İndüksiyon motoru nedir Tesla bobini nedir bilen bir adamım. Ama adamın anlattıklarından ben dahil hiç kimse bir halt anlamadı. 5-10 dakika konuştu, hemen dedi yan tarafa geçelim. Bir iki küçük florasan gösteri sonrası, dedi bitti. Dedim sizi allah ne yapmasın. Saçmalık abidesi bir durum yani. Bak bir de koca paragraf bu müzeyi anlatacağım diye yazmışım. Sözde Tesla’nın küllerinin bulunduğu küreye 5 metre geriden bakmak gibi bir fanteziniz varsa buyrun gidin, yoksa zaman, enerji ve para kaybı.

4

Oh be, içim rahatladı.

Öğle vakti oldu, acıktık. Müze müze gezmekten yorulduk. Bir de aralarda St.Mark’s Kilisesi ve Ulusal Meclis (National Assembly) binalarına takılınca iyice kafamız döndü. Tam yemek yemeğe gidiyorduk bir müze daha gördük, hadi dedik buna da girelim sonra yeriz.

Kendisi Historical Museum of Serbia. Information Office’ten alacağınız haritada yazmaz ama görülebilir bir yer. Hemen Nicola Pasica meydanının köşesi, National Assembly binasının yanı. Savaş yıllarıyla ilgili dökümanların, fotoğrafların bulunduğu geniş bir alan. Girişte bilet almadan girmeye çalışın, öğrenciyiz ıvır vızır falan diye. Yok illa bilet diyorlarsa hiç zorlamayın, o kadar çabaya değer bir yer değil. Bir müzeden çok tiyatro dekorlarına benzer şeyler bulacağınız bir yer.

Sonunda öğle yemeğine doğru geçiyoruz. Sırbistan sınırları içerisinde bulunduğumuz 4 günlük süre zarfında yediğimiz tek birşey vardı, o da efsane niteliği taşıyan “Pljeskavica”. Kısaca Sırp hamburgeri olarak açıklayabileceğimiz, fiyatıyla, lezzetiyle, boyutuyla baş döndürücü birşey kendisi. Hemen her yerde küçük restoranlar görürsünüz bunu satan ama tek bir yerde adam gibi ve ucuza yenir. Açık adresi yazıyorum, bir kenara not edin ; Trg Republike, Tc. Staklenac Makedonska 5. Yani kısaca Cumhuriyet Meydanının çaprazında kalan parkın köşesi. Adı da “Pljeskavica Bar”. 24 saat açık. 220 RSD’ye Kutu Cola + Pljeskavica’yı afiyetle götürebilirsiniz. Gözünüzün önünde hazırlıyorlar zaten. Eminim yediğiniz an, diğer öğünü de burda yiyelim diye konuşmaya başlayacaksınız.

7-1

Yemekten sonra kendimizi kaleye doğru atıyoruz. Cumhuriyet Meydanı’ndan “Knez Mihailova” sokağını takip ederek ulaşabiliyorsunuz kaleye. Ki bu sokak aynı zamanda Belgrad’ın İstiklal Caddesi. Kafeler, mağazalar, kitapçılar, sokak sanatçıları, seyyar satıcılar vs. herşey bu uzun sokağa konumlanmış. Belgrad Tuna ve Sava nehirlerinin kesişim noktasına kurulmuş bir şehir. Bahsi geçen kale yani “Kalemegdan” da tam olarak bu kesişim noktasına hakim tepede kurulmuş. Tarihi milattan öncesine kadar dayanan bir yer. Tabi tarihsel süreçte sürekli el değiştirmesiyle gelişmiş ve değişmiş. Şuan ki haline de Osmanlı döneminde kavuşmuş. Zaten girdiğinizde Osmanlı esintilerini hissedeceksiniz. Kalenin tam ortasında Damat Ali Paşa’nın türbesi var örneğin. Kale kendi içinde farklı bölümlerden oluşuyor. Birkaç kilise, müze, seyir terası, çeşitli kuleler vs. En önemli ve mutlaka görülmesi gereken kısımları şüphesiz Askeri Müze (Military Museum), Hayvanat Bahçesi (Zoo) ve seyir terası. Gün içerisinde ancak Askeri Müze ve seyir terasına vakit ayırabiliyoruz.

Military Museum, kesinlikle görülmesi gereken bir yer. Öğrenciye indirimli 150 RSD giriş ücreti var ama her bir adımında hakkını veren harika bir müze. Kale duvarları içerisine dağılmış bir yapısı var, kat kat. Her bir köşesinde hayrete düşecek şeyler görüyorsunuz. Özellikle benim gibi savaş malzemeleri, tanklar, uçaklar, gemiler, motorlar, arabalar, belgeler, üniformalar vs. hevesliyseniz. Osmanlı öncesinden günümüze kadar uzanan askeri tarihle ilgili çok başarılı sergilemeler göreceksiniz. Özellikle zaman ayırılması gereken bir müze burası. Girdiğinizde en az 2 saatinizi burada geçireceğinizi bilerek girmenizde fayda var. Yanınıza su, atıştırmalık birşeyler alın, tavsiyemdir.

 8-1      8

Bir de genel bir not, hemen her yerde geçerli bir durum ama müzelerin hepsi Pazartesi günü kapalı. Planlamanızı bunu göz önünde bulundurarak yapmanızda fayda var.

Müzeden sonra kendimizi eşsiz Tuna manzarasını izlemek için terasa, yani kalenin en yüksek duvarlarına atıyoruz. Kimsenin birbirine ilişmediği kalabalık ama sessiz ve sakin bir topluluk var burda manzarada size eşlik eden. Saatler harcıyoruz burda, sohbet ediyor, tadını çıkarıyoruz..

9

Akşam yemeğimiz için diyoruz ki kıyalım paraya şöyle güzel bir restoranda adam akıllı bir yemek yiyelim. “Skadarlija” sokağı diye bir yer var. Eskişehir’deki Barlar Sokağı gibi bir yer. Fasıl tarzı canlı müziklerin olduğu restaurant, kafe dolu bir sokak. Gayet de hoş. Çok dolanmadan giriyoruz birisine. Pek meşhurmuş, duyduk, birer porsiyon Cevapcici istiyoruz Sırp birası Jelen ile birlikte. Küçük ama sevimli bu yerde afiyetle yiyoruz yemeğimizi, en güzelinden ediyoruz sohbetimizi..

Üçüncü günümüz Hayvanat Bahçesiyle başlıyor. Kalemegdan’nın kuzey kapısından ulaşıyorsunuz buraya. İndirim, kart vs. geçmeyen tek yer burası Belgrad’ta. Paşa paşa adam başı 300 RSD’yi verip giriyoruz. Her adımıyla hakkını veren bir hayvanat bahçesi burası. Hayvanat bahçelerinin doğrululuğu yada yanlışlığı kısmı tabiki tartışılır bir durum ama farklı yerlerde hayvanat bahçelerini ziyaret etmeye çabalıyorum ve her seferinde rezalet manzaralarla karşılaşıyorum. Ama burası gerçekten de çok başarılı dizayn edilmiş bir yer. Hayvanlar mutlu ve sağlıklı gözüküyorlar. Çok geniş bir yelpazede yüzlerce hayvan türünü görebileceğiniz bir alan. En az 2 saatinizi alacak, zamanınızı iyi planlayın.

10

Buraya kadar olan herşey sanıyorum ki Belgrad’a gelen her turistin yaptığı standart şeyler içerisinde sayılabilir. Bundan sonrası en eğlenceli kısım olarak çoktan yer etti hafızamda. Hayvanat bahçesinden çıktığımız gibi bir kaç cadde altta bulunan ” Milan Muskatirovic Sport Center”a gidiyoruz. Merak etmeyin, burayla işimiz yok. Binanın hemen altında bisiklet kiralayabileceğiniz kocaman bir dükkan var. Herhangi bir kimlik kartı karşılığında, 24 saatliğine çok sağlam bir bisikleti 500 RSD’ye kiralıyorlar. Information Office’ten alacağınız haritada göreceksinizdir zaten, şehrin her bir köşesinde ve nehir kenarlarında bisiklet yolları var. Çok başarılı şekilde yapılmış yollar bunlar. Hepsi birbirine bağlanıyor. Araba yollarından hiçbir farkı yok. Ve çevirdiğiniz her pedalda şehrin hiçbir yerden görünmeyen eşsiz manzaralarını sunuyor size. Bisikletlerimiz altımızda ilk hedefimiz “Ada Ciganlija”ya doğru ilerliyoruz. Şans ya bizdeki yolun yarısında sağanak yağmur başlıyor. Hemen bir köprünün altına sığınıp bekliyoruz. Umuyoruz ki yağmur dinecek, biz de keyifle bisiklet sefası yapacağız. Yarım saat kadar bekledikten sonra yağmurun dinmeyeceğine kanaat getiriyor ve yola devam ediyoruz. Çevirdiğimiz her pedalda donumuza kadar ıslanıyor ama eğlencenin da doruklarını yaşıyoruz. Adaya varıyoruz ama kafamızı sokacak bir yer yok. Sonra plajdaki kapalı kafelerden birinin bahçesine sığınıyoruz. Tam anlamıyla sucuk gibiyiz. Üstümüzü başımızı elimizden geldiğince sağa sola seriyoruz biraz kurur diye ama pek mümkün değil. Dedik o kadar ıslağız madem girelim yüzelim, ne farkedecek. Gittik bir ara dener gibi olduk ama su buz gibi. Düşen her bir damla daha da üşütüyor adamı. Hemencecik geri döndük, kafenin koltuk minderleri ile kuruttuk kendimizi bir güzel. 1 saatten fazla bir süre oyalandık burda mecbur. Hem yağmur devam ediyordu hemde bütün kıyafetlerimiz ıslaktı. Güneş bir ara yüzünü gösterdi, attık kendimizi tekrar yola. Hem sürdük hem kuruduk. Sağolsun çok geçmeden güneş açtı, sanki az önce gök yarılmamışcasına.. Adanın dört bir yanını turladık bir güzel, azıcık ayaklarımızı soktuk suya falan..

12      11      

 

 Dönüş yolunda farkettik ki bu bisiklet yolu şehrin diğer kıyısına kadar gidiyor. Hazır kuruduk da, niye gitmiyoruz dedik kendimize. Durmadık devam ettik, karşı kıyıya geçtik, hatta bir ara durduk Pljeskavica’yı da gömdük. Güneş battı. Dönme vakti geldi. Bisikletleri teslim edelim, birşeyler içer, yarın da yolar çıkarız dedik ama bisikletçiye döndüğümüzde çoktan kapanmıştı, bisikletler mecbur elimizde kaldı. Neyseki kiralama olayı 24 saatlik olduğu için fiyat aynı. O gece bisikletlerimiz elimizde canlı müzik eşliğinde birşeyler içtik, hostelimize döndük.

Ertesi sabah erkenden kalkıp bisikletleri geri verdik. Kahvaltı sonrası tramvaya atladık, sonraki rotamız için otobana çıktık. Çok önemli uyarıdır; tramvaylara bilet basmadan binebiliyorsunuz ama sık sık kontrol için geliyorlar. Yakalandığınızda gözünüzün yaşına bakmadan adam başı 10 Euro ceza ödüyorsunuz haberiniz olsun. Acı bir tecrübeyle doğrulanmıştır. O yüzden bindiğinizde direk vatmanın yanına gidin, biletinizi alın.

Bu uyarıyla Belgrad bölümünün sonuna gelelim, sonraki yazı Novi Sad, Timişoara,Arad ve Sibiu hakkında olacak.

Belgrad’la ilgili olarak şunları da bilmenizde fayda var;

– Sırbistan’da “Exchange Office” kavramı yerine “Menjacnica” kelimesi kullanılıyor. Gözünüz bu kelimeyi aramalı. Merkez diyebileceğim “Knez Mihailova” sokağı üzerinde onlarca döviz bürosu bulabilirsiniz. 1 Euro, 120 RSD (Sırp Dinarı); 1 TL yaklaşık olarak 42 RSD’na denk geliyor.  Ama çok önemli bir konu; sakın ha sakın Türk Lirası ile gelmeyin buralara zira dönüştürebileceğiniz bir yer bulamayacaksınız. Aynı şekilde Romanya Lei’siyle de gelmeyin ! Her zaman EURO. Son birşey daha, çok fazla binler, yüzler geçecek cümle içinde para işleriyle uğraşırken, kafanız karışacak, sinirlenecek, gerileceksiniz; sakin olun ve alışmaya çalışın..

– Belgrad’da birkaç “Information Office” var ama en yakını ve merkezdeki Cumhuriyet Meydanı (Republic Square) ile Knez Mihaliova’nın kesiştiği meydanda sütunlu binanın altı. Kocaman “i” tabelası var zaten, görmemeniz mümkün değil.

– Konaklama ilgili olarak çok detay bilgi vermeme gerek yok sanırım, booking.com’dan merkezde ucuz ve güzel hosteller bulabilirsiniz. Fiyatlar 5-7 Euro arası oynuyor. DownTown Central Hostel’i ayriyetten tavsiye ederim ama.

Yakındaki Uzak Şehir : Yerevan

Aslında herşey Merve’nin bir facebook sayfasında gördüğü duyuru ile başladı. Hrant Dink Vakfı ve AB işbirliği ile hayata geçirilmeye çalışılan Türkiye-Ermenistan Normalleşme Sürecine Destek Programı ve bu program kapsamındaki Seyahat Fonu, aklımızın bir köşesinde hayalini kurduğumuz Ermenistan ziyareti fikrimize hayat verdi. Fikirlerimizi, hayallerimizi ve önerilerimizi bir araya getirdik, proje kapsamında başvurumuzu yaptık. Pek umut bağlamamış olsak da, içten içte umutlarımızı canlı tutmuyor da değildik.

Sonuçlar açıklandığı gün farkettik ki, biz ciddi ciddi Ermenistan’a, Yerevan’a gidiyorduk !

Güzel haberleri alır almaz hazırlıklara başladık elbet. Pasaport, yazışmalar, biletler vs. derken gün geldi çattı.

Farklı bir deneyim olacağı apaçık ortadaydı zaten. Bir kere Merve’yle birlikte ilk kez yurtdışına çıkıyorduk, ilk defa birlikte uçağa biniyorduk, hatta Merve ilk kez uçağa biniyordu. Sonra başından sonuna planlamasını bizzat kendimin yaptığı ilk yurtdışı seyahatiydi. Daha fazlası var elbet ama kısacası ilklerin bol bol yer aldığı bir yolculuk başlamak üzereydi.

30 Nisan günü 09:00 otobüsüyle İstanbul’a doğru yola çıktık. Birkaç ufak işimiz sonrasında planımız vakfı ziyaret etmek, ayrılmadan önce vakıftaki ekiple tanışmaktı. Her ne kadar o gün planlanan şeyler hiçte yolunda gitmese de bir şekilde kendimizi vakfa attık. Seyahat öncesi Yerevan hakkında internet aracılığıyla bulamayacağımız bilgileri vakıftan arkadaşımız Murat’tan öğrendik, notlar tuttuk, haritada üzerinde yerlerini öğrendik. Vakfın hediyesi güzel ajandalar, kitapçıklar vs.’yi sırtımıza atıp, gider ayak yeni gelen faaliyet raporlarını vakfın içine taşıyaraktan son düzlüğe girdik ve havaalanına geçtik.

Türkiye-Ermenistan arasındaki sınırın kapalı olması ve çeşitli diğer sebepler maalesef iki ülke arasındaki ulaşıma büyük sekte vuruyor. Eğer Yerevan’a seyahat etmek gibi bir düşünceniz varsa ne yazık ki alternatifleriniz çok çok kısıtlı. Birinci yol, rahatlıkla bulabileceğiniz uçuşlarla Gürcistan’a geçip, oradan taksiyle Yerevan’a geçmek. İkinci yol ise, haftada sadece iki kez, Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece ve Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gece AtlasJet’in dolmuş misali çalışan uçuşları. Saatleri o kadar ters ki, İstanbul’dan 23:45’te, Yerevan’dan ise 03:45’te binebiliyorsunuz. Biz direk uçuşla ulaşmayı tercih ettik, o yüzden havaalanında 2 saat kadar bir süre beklemek zorunda kaldık. Şöyle bir sıkıntı daha var ki, söylemeden geçmeyelim; AtlasJet, Yerevan uçuşları için check-in işlemlerine uçuşa 1,5 saat’ten daha az bir süre önce başlıyor ve online check-in yapmanız mümkün değil. Erken giderim, lounge’da takılırım gibi bir düşüncesi olan varsa, bunu göz önünde bulundurarak planlanını yapsın derim.

Velhasıl, bagajımızı teslim ettikten, TTNet’in vasat Platin Lounge’ında az biraz takıldıktan sonra (TTNet’in şahsıma bir yıllık hediyesiymiş) tez vakitte uçağa geçtik. Şüphesiz buraya kadar olan kısmın aklımda kalıcı en önemli noktası Merve’nin tarifsiz heyecanı ve mutluluğuydu. Seviyorum.

Uçuşlar konusundaki alternatiflerin dar olması, uçuşların tam kadro gerçekleşmesine neden oluyor haliyle. Tek bir boşluk olmayan uçakta, AtlasJet’in “sana kırmızı çok yakışıyor” konseptindeki hostesleriyle yaklaşık 1 saat 50 dakika geçirdikten sonra Yerevan’a ulaştık. Yerel saatle 03:00 civarıydı. Ermenistan’ının Türk Vatandaşlarına vize uyguladığını hatırlatalım bu noktada ve birkaç bilgi vereyim bu konuda. Öncelikle şunu belirtmek lazım; tamamiyle sembolik bir vize işlemi. Basit bir formu doldurduktan ve 3000 Dram (15 Türk Lirası) vize ücretini ödedikten sonra bir kaç dakika içinde vizenizi alıyorsunuz. Gel gelelim bu iş bizim için tam bir eziyete dönüştü. Uçaktan indikten sonra sona kalan 4 Türk vardı, 3’ü biz, 1’i ise.. Ah işte o 1.. Nerden nasıl çıktı hala anlayabilmiş değiliz ama 50’li yaşlarında bir amca, pasaportundan hatırladığım kadarıyla Erzurum’lu, bir arkadaşını ziyaret etmek için çıkmış gelmiş. Tek kelime İngilizce bilmiyor, haliyle formu doldurması, vize memuruna vermesi mümkün değil. Hadi dedik, insanlık namına yardım edelim, elimize yapışmaz ya. Aman etmez olaydık.. Meğer abim ciddi ciddi uzun kalmaya gelmiş buraya, ne adres veriyor gideceği yerin, ne isim.. Kapı da bekliyor diyor arkadaşım, arıyor telefondan memura veriyor ama yok, anlaşamıyorlar. Nasıl oldu nasıl hallettiler anlamadık ama 20 dakika kadar oyalandıktan sonra abi 3 aylık vizesi paşa paşa aldı, “gelin size bir çay ısmarlayalım gençler” teklifiyle birlikte çıkış kapısından yavaşca uzaklaştı.

Planımız, güneş doğana kadar havaalanında beklemek, sonrada merkeze inip bir hostele yerleşmekti. Tanımadığımız bir şehirde gece saatlerinde dolaşmak pek de akıllıca gelmedi zira. Ama ne mümkün böyle planlar yapmak.. Birazcık kestirelim diye kendimizi koltuklara atmaya kalmadı, 5’er dakika arayla taksiciler çatpat İngilizce’leri ile hostel teklif etmeye, şehre götürmek istemeye başladılar. Bir süre sonra öyle bunaltıcı ve can sıkıcı olmaya başladı ki, planlarımızda hızlı bir değişiklik yapıp hemen taksi aramaya başladık. Burada yine bir parantez açmak gerekli. Yerevan tam bir taksi cenneti. Adım attığınız gibi siz de rahatlıkla anlayacaksınız ki, sanki herkes kendi arabasının üzerine taksi yazısı koyup bu işe atılmış sanıyor insan. Her biri farklı model, renk ve isimde sayısız taksi göreceksiniz, emin olun. Her ne kadar her biri kayıtlı ve yasalmışsa da taksiler konusunda dikkatli olmanızı öneririm. Biz seyahatimiz boyunca sadece havaalanı gidiş ve dönüşünde taksi kullandık. Havaalanı-Şehir Merkezi normal bir taksi ile 2500 Dram (12-13 Türk Lirası) tutuyor. Ama bizim gibi resmi taksi diye duyduğumuz, sarı plakalı Ani Taksi’yi kullanırsanız 5000 Dram (25 Lira) gibi bir kazıklanma yaşayabilir, üstüne üstlük İngilizce bilmeyen bir taksi şöförü ile gecenin 4’ünde, beden diliyle tartışma yaşayabilirsiniz.

IMG_3771

Asıl macera sanırım tam bu noktada başlıyor. Taksiciyle biraz atıştıktan sonra nihayet bulduk önceden belirlediğimiz “Yerevan Hostel”i ama gelgelelim dolu olacağı fikrini hiç düşünmemiştik. Çünkü biz hiç hükümetin 2 Mayıs’ı da tatil yapıp, haftasonu ile birleştireceğini tahmin etmemiştik ! Tatil olunca şehirde yoğunluk artmış, haliyle hosteller de dolmuş. Yakınlardaki bir kaçını daha kontrol ettik ama sonuç yok. Saat sabahın 5’i. Başka hiçbir yeri bilmiyoruz, nerde vardır hostel bilmiyoruz. İnternet yok, kontrol edemiyoruz. Kaldık öylece. Yaklaşık 20 dakika avare avare dolandıktan, Republic Square’de güneşin doğuşunu izledikten sonra, dükkanını yeni açan bir esnafı bulduk, daldık içeri. Rica ettik, internetlerini kullandık, şehirdeki tüm hostelleri, hotelleri haritada işaretledik, tekrardan yola koyulduk. Ama sonuç pek değişmedi, denediğimiz yaklaşık 10 hostel’de dolu çıktı, saat 7 olmak üzereydi. Öyle bir duruma geldik ki, elimizde sadece tek bir yer kaldı kontrol edilmemiş. Tam bir umutsuz vaka. Bu da olmazsa mecbur bir hotele sığınacak, bütçemizin çok çok üstüne çıkmış olacaktık.  Neyse ki aranan kan, o son şansta karşımıza çıktı. Sonradan iyi ki diğerleri olmamış dediğimiz harika bir hostel bulduk. Detaylı bilgisini yazının sonunda paylaşacağım ama My Corner Hostel tam bir efsane. Personelinden, teknik olanaklarına kadar.

Hostele yerleştikten ve sağlam bir uyku çektikten sonra, 15:00 gibi kendimize geldik.. Toparlanıp karnımızı doyurmak için mekan aramaya başladık. İlk yemeğimizde farklı tatlar deneme arzusunda olmadığımız için hiçbirimiz, PizzaHut’a attık kendimizi. Hayatta yediğim en güzel pizzanın bu olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. 2100-3000 Dram aralığında pizza+içeçek kombinasyonu yapabilirsiniz kendinize. Günün yorgunluğu hala omuzlarımızda olduğu için, gezintimizi bugünlük kısa tutup, hostelimize geri döndük.

IMG_3774

Yerevan’da ikinci günümüz hostelimizdeki kıt ama doyurucu kahvaltıyla başladı. Bir önceki gece yaptığımız plana gore ilk adresimiz Yerevan State University’di. Hem gerçekleştirmeye çalıştığımız projenin hedeflerinden biri olan akademik işbirliğinin temellerini atmak, hemde zaten büyük bir merakla kütüphanesini görmek istediğimizden doğruca koyulduk yola. Yerevan şehir merkezi tam bir daire şeklinde planlanmış. Dairenin dışından hangi sokağa girerseniz girin Opera Binasına çıkıyor. Üniversite’de Opera binasının doğusunda kalıyor, 20 dakikalık bir yürüme ile rahatlıkla ulaşıyorsunuz. Zaten şehirde her nokta yürüme mesafesinde. Neyse, üniversiteye vardık. Büyükçe sütunlarla bezenmiş, girişi ve Sovyet soğukluğuyla devasa bir bina üniversite. Bizdeki kampüs mantığından oldukça uzak. Birbirine yakın, soğuk savaş döneminden kalmış 3-5 binanın birleşimden oluşmuş bir tesis. Şehrin her bir noktasında ağır bir şekilde hissedilen Sovyet etkisi, üniversitede fazlasıyla hissediliyor. Gördüğünüzde aynı benim dediğim gibi, yahu adamlar bir taşı alıp diğerinin üzerine koymamışlar diyeceksiniz. Zira o kadar kötü durumdaki fakülte binaları, her an dış kaplamadan bir taş kafanıza uçabilir. Hala üniversite bahçesinde antika greyderler, kamyonlar duruyor, paslanmış ve asfalta gömülmüş bir şekilde. Bu etraflıca turlamayı bitirdikten, görüşmelerimizi yaptıktan sonra kendimizi günün ikinci adresi, Cascade’a attık.

DSCF1370_Snapseed

Cascade (Kaskat) şehrin görülmesi gereken noktalarından birisi. Opera Binasının tam arkasından yükselen tepenin zirvesine ulaşmak için yapılmış yüzlerce merdivenden ve bu merdivenlerin altında dışardan göremeyeceğiniz sergi salonlarından oluşan bir yapı. Toplam 4 kat ve 2000’den fazla merdivenden oluşuyor kendisi. Merdivenleri tırmandıkça Yerevan’ı ve arkasında yükselen heybetli Küçük ve Büyük Ağrı, Ermeni gözüyle Ararat Dağınının ihtişamını bir kuş misali izleme zevkine varıyorsunuz. Hadi biraz daha tırmanalım, nasıl gözükecek acaba diye kendinizi tutamıyor, tırmandıkça tırmanıyorsunuz.. Ama size sonunda hoş olmayan bir süpriz karşılıyor. Öğrendiğim kadarıyla Cascade 4 sene once inşaa edilmeye başlamış. Ancak geçtiğimiz sene inşaat durmuş ve merdivenler ile zirvedeki anıt arasındaki bölüm inşaa edilememiş. Sorduk soruşturduk. Meğer bu yapının tamamı ABD’deki bir Ermeni iş adamı tarafından finanse ediliyormuş, kendisi de geçtiğimiz yıl vefat edince inşaat öylece durmuş. Öyle bir durmuş ki, inşaat vincinden, yapı malzemelerine kadar herşey pas tutmuş, kullanılmaz hale gelmiş.. Merdivenin bittiği noktadan zirvedeki anıtı ulaşmak için yan taraftan ahşap bir iskele kurulmuş. Oradan biraz dolaşarak zirveye varabiliyorsunuz. Güzel manzarası var, tavsiye ederim. Biz tam anlamıyla yapamadık ama enerjiniz kalırsa aynı merdivenleri bir de gece tırmanmanızı öneririm.

IMG_2834_Snapseed

Dedim ya şehirdeki heryer birbirine yürüme mesafesinde. Cascade’a kadar geldiyseniz, bizim yaptığımız gibi izlemeniz gereken rota Mother Armenia Anıtı ve Savaş Müzesi. Cascade’ın zirvesinden biraz daha tırmanınca rahatlıkla giriş kapısını bulabileceğiniz bir yer. Şiddetle tavsiyemdir, gün ortasında dakika başı midenizin kalkmasını, sağa sola affedersiniz ama kusmanızı istemiyorsanız kesinlikle o giriş kapısının oradaki alt geçidi kullanmayın. Arabalarla cebelleşin daha iyi.

Mother Armenian Anıtı, genişce bir park içerisine konuşlanmış yemyeşil bir yer. Bu park içerisinde bir gölet ve kafeteryalar, lunapark, panayır vb. mekanlar bulacaksınız, güzel vakit geçirmeniz garanti. Parka girdikten sonra ilk adresimizi doğrudan anıt oldu. Burda bir parantez açmak lazım. Eğer çevreyi az çok gözlemleyen biriyseniz, ilk fark edeceğiniz şey parklardaki peyzaj olacak. Tamamiyle bakımsız ve kendi haline bırakılmış durumdalar, sadece sulama sistemi kurulmuş. Aynı durum Soykırım Müzesinde de tekrarlanınca sordum, soruşturdum. Meğer doğayı akışına bırakmak için müdahale etmiyorlarmış, yani olan olacağına varır. Anladınız ? Ben anlamadım.

Bu konuya ayrıca geleceğim ama şimdilik anıt ile devam edelim. Anıt, elinde kılıç bulunduran devasa bir asker kadının heykelinden oluşuyor. Heykelin hemen altında da büyükçe bir taş yapı var. Savaş müzesi tam da bu yapının içerisindeymiş. Tabi biz tatil olduğu için yine göremedik.. Anıtın etrafında Sovyetlerden kalma tank, zırhlı araç ve uçaklar sergileniyor.  Anıtın hemen önünde uzanan meydanda da hemen hemen Yerevan’daki her anıtsal mekanda görebileceğiniz bir ateş daima yanıyor.

IMG_2813_Snapseed

Anıttan ayrılıp biraz ilerideki panayır alanına daldık. Panayır dediysem çok hareketli çoşkulu birşeyler beklemeyin. Günümüz modası birkaç fastfood büfesi, şekerciler, baloncular falan. Orta yoğunlukta da bir insan kalabalığı. Tam böyle bir ortamda sağa sola bakınıyorduk ki, lunaparkta onu gördük ! Tam bir Sovyet eseri. Güvenlik ve estetik kelimeleriyle hiç tanışmamış ama heyecan ve adrenalini her daim içinde barındırmış, tam bir başyapıt : hızlı tren ! Ben hayatımda böyle korktuğumu ama bu kadar da eğlendiğimi hatırlamıyorum. Yahu adamlar bir tren yapmışlar eğlence için ama öyle şatafatlı birşey beklemeyin, tam bir külüstür, yükselmeli alçalmalı küçük bir sekiz çiziyor o kadar. Ama konunun heyecanı burdan gelmiyor..

Tabi treni görür görmez, üçümüzde hemencecik atladık bineceğiz diye, biletlerimizi aldık, oturduk trene. Ama bir sıkıntı var. Bir tane kemer koymuşlar oraya ama böyle birşey yok, yani iğneyle tuttursan daha sağlam olur emin olun. O heyecanla binince farketmedik tabi kemeri falan, konuyu anca hışımla hareket halindeyken açıldığında farkettik. Tek başıma oturuyordum iki kişilik yerde, kemer açıldı. Ben bir sağa gidiyorum bir sola, tutuyorum ama ne fayda. Bir tur daha atsaydık büyük ihtimalle ben uçarak dışarı fırlıyor olurdum. Herşeyi geçtim, ben bir hatıra olsun diye o anları elimde tablet videoya almaya çalışınca daha komik bir hal alıyor durum. Buyrun video’dan izleyin.

Kendimizi kazasız belasız trenden attıktan sonra, ufak bir park turu atıp günün son durağına doğru yola koyulduk. Madem dedik o kadar geldik, bir Ermeni mutfağını tadalım. Opera meydanının güney çıkışında rahatlıkla farkedebileceğiniz sarı binasıyla Old Yerevan Restaurant’ı göreceksiniz. Dışardan bakıldığında turistik güzel bir mekan sanabilirsiniz, aman yanılmayın. Tam anlamıyla bir fiyasko. Öyle ki yemek yemeyi bırakın menüsünü bile elimize zor aldık. Çalışanların muamelesi bütün iştahınızı kaçırıyor zaten, gerek kalmıyor yemeğe. Koca gün fazlasıyla yeri yürüyerek gezmekten yorgun düşmeye başladığımızdan hemen yeni bir yer aramaya başladık. Zorda kalmadığımızdan ilk bulduğumuz yere girdik, karnımızı doyurduk. Gözlemleme şansınız olursa, Yerevan’da fast-food olarak nitelendirebileceğimiz yiyeceklerin bir çoğunun bizim kebap, lokma vb. yemeklerden çok da farksız olmadığını göreceksiniz.

Günün fazlasıyla hareketli olmasından olsa gerek kendimizi hostel attığımız gibi uyumuşuz..

IMG_2999 IMG_3002  IMG_3003 IMG_2885

Bit Pazarında görünce “aaa!” dediklerimiz.. (Büyütmek için fotoğrafların üstüne tıklayınız)

Cumartesi sabahı bir önceki günün yorgunluğundan öğle diyebileceğimiz bir saatte uyanabildik. Hemen yola koyulup, günlerdir beklediğimiz bit pazarına yani “Vernissage” (Vernesaj)’a gittik. Vernissage, Yerevan’a gelip de uğramadan gitmemeniz gereken yerler listesinin başında geliyor. Hele ki bizim gibi antika, eski püskü denilen şeylere karşı bir merakınız varsa. Cumhuriyet Meydanı’na çok yakın, Arami Sokak’ta kuruluyor bit pazarı. Her gün bifiil kurulu ama, asıl olay haftasonları yani tatil günlerinde. Evinde satabileceğini düşündüğünü eşyası olan herhangi sıradan bir vatandaş bir yer tezgahı açıyor burda. Tam bir cümbüş. Dil bilmenize gerek yok. Her şekilde anlaşıyorsunuz insanlarla. Hatta bir çoğu Azerice biliyor, Türkçe konuşursanız rahatlıkla anlıyorlar sizi, pazarlığınızı yapıyorsunuz. Bu pazarda bulamayacağınız tek bir ürün yok. Aklınıza gelmeyecek şeyleri bile bulacağınızdan hiç şüpheniz olmasın. Hele ki çok ucuz fiyatlara birşeyler aldığınızda yaşadığınız zevki tarif edemem. Gaz maskesi, çanta, rozet benim aldıklarımdan birkaçı..

IMG_2906_Snapseed

Vernissage sonrası planımız, projemizin sivil toplum ayağını gerçekleştirmekti. Eskişehir’de gerçekleştirdiğim bir projeden tanıştığım sevgili dostum Nelli karşıladı bizi Pazar sonrası. Birlikte çalışmalar yürüttüğü derneğine gittik; The Federation of Youth Clubs of Armenia. Sohbetler ettik, deneyimler paylaştık, ekip arkadaşlarıyla tanıştık.. Ziyaretimiz sonrası, Gürcü yemekleri yapan bir restaurantta akşam yemeği yedik. Gelmişken Gürcü mutfağıyla da tanışmış olduk. (Tan diye birşey koyacaklar önünüze aman farklı birşey sanmayın, ayran o ayran)

Günün sonunda, sabah değiştirmek zorunda kaldığımız yeni hostelimize (Cascade Hostel) geldik. İyi ki de gelmişiz. O gece tam bir deneyimler zinciri yaşadık;

İlk olarak yeni oda arkadaşlarımız İranlı yaşlı çiftle tanıştık. Hayatlarında ilk defa bir hostelde, çok kişilik bir odada kalan 60’lı yaşlarında bir makina mühendisi ve öğretmen bir eş. ABD’de yaşayan iki kızlarını görmek için vize almaya, Yerevan’daki ABD Konsolosluğuna gelmişler. 4 yıldır görüşememişler yüzyüze. İran’da ABD temsilciliği olmadığı için, vize almak için ya Yerevan’daki temsilciliğe, yada Türkiye’deki temsilciliklere gelmek zorundalarmış. Daha once Türkiye’de şanslarını denemişler ama olumlu sonuç alamamışlar. Son iki seferdir de Yerevan’ı deniyorlarmış. Bu seferde olmamış. Giderseniz döneceğinizi nasıl garanti ediyorsunuz diyorlarmış, birinci dereceden akrabaları kalmamış İran’da. Her yıl sadece bir kere başvurma hakları varmış. Önümüzdeki yıl için hala umutlular… Bizde…

IMG_3772

İkincisi ise, Amerikalı gazeteci. Nereden nasıl çıktı gerçekten tam olarak bizde hatırlamıyoruz ama muhabbetin hosteldeki herkese hamur kızartması tarzı birşey ikram etmesiyle başladığını anımsıyorum. Merhaba, nerden falan filan derken muhabbet 2 saatin sonunda öyle bir yere geldi ki Türkiye-Ermenistan-ABD üçgeninde bir tartışma platformuna döndü. Ben hayatımda İngilizce böyle bir tartışma yaşamamıştım. Merve-Tora-Cansu üçgeninde kapana kısılan gazetecinin de bizim de çabamızın takdire değer olduğunu, bu tartışmanın da asla unutmayacağım bir deneyim olduğunu söylemem lazım.

Yerevan’daki son günümüz, bir önceki gün gezmeye doyamadığımız Vernissage’a geri dönmemizle başladı. Hali hazırda daha dün altını üstüne getirdiğimiz pazarı bir kez daha karış karış dolaştık, az biraz da zaman öldürdük. Çünkü plan öğleden sonra Nelli ile buluşmak ve soykırım müzesine gitmekti. Öyle de oldu. Her ne kadar arada bir hayli zamanı oturarak geçirmiş olsak da, o boşluğu da Ermeni arkadaşlarla sohbet ederek doldurmaktan geri kalmadık.

Biraz düzensiz olacak ama bu sohbetten çıkarımlarımı aktarmak isterim. Uluslararası İlişkiler okuyunca haliyle konu ekonomi, dış ilişkiler vs. oluyor. Birkaç gündür gözlemlediklerim ve sohbetlerden anladığım kadarıyla Ermenistan ekonomisi şu sıralar dibe vurmuş durumda. Bunda şüphesiz kapalı sınırın payı büyük. Kağıt üstünde Türkiye-Ermenistan ilişkileri durmuş olsada, Gürcistan üzerinden işleyen bir ekonomi süregeliyor. Türkiye’den gelecek bir mal, once Gürcistan’a uğramak zorunda, daha sonra Ermenistan’a varıyor. Tabi bu arada birçok kişiye, kuruma para aktarılıyor yasal veya yasal olmayan yollarla. Şartlar bu olunca da ekonomik durum yerlerde gözüküyor. Sokaklardaki kırık dökük arabalar, şehrin merkezinde yarım kalmış onlarca inşaat, bakımsız parklar bunu destekler nitelikte. Ama gelgelelim bunlara tam zıt onlarca imge de karşımıza çıkıyor. Caddelerde sayamayacağınız kadar çok lüks cip görüyorsunuz, insanlar çok şık ve bakımlı. Özellikle kadınlar. Lüks restaurantlar hatrı sayılır kadar çok. Yani tam anlamıyla bir zıtlık var şehirde. Vaziyet bu olunca da genel bir tablo çizmek istediğinizde Ermenistan hakkında haliyle bir yargıya varmanız güçleşiyor. Tavsiyem gidip yerinde gözlemlemeniz.

Sonraki durağımız meşhur Soykırım Müzesi (Genocide Museum) oldu. Nelli ve birkaç arkadaşının rehberliğinde mekana vardık. Müze geniş bir park üzerine kurulu. Hemen girişinde saymakta güçlük çektiğim kadar çok direkte Ermenistan Bayrağı dalgalanıyor. İlk bakışta bunun çok etkileyici durduğunu söylemek isterdim ama maalesef, bayraklardan birkaçının yırtılmış, hatta paramparça olmuş olduğunu görmek beni üzdü, hayal kırıklığına uğrattı. Nelli ve arkadaşları girişte anıta koymak üzere birkaç karanfil satın aldılar. Sanırım bizim de almamızı beklediler ama .. Bayrakları geçip, parke taşlarından döşenmiş uzunca bir yoldan anıta doğru tırmandık. Yol sağlı sollu yemyeşil ama Mother Armenian anıtında olduğu gibi peyzaj adına hiçbir çalışma yok, bütün ağaçlar birbirine girmiş, her tarafı ot bürümüş durumda.. 10 dakikalık bir yürüyüş sonrası anıtı da içinde barındıran tepeye ulaştık. 2015 yılı Ermeni Soykırımı’nın 100.yılı olarak kabul edildiğinden müze bakıma alınmış. Maalesef girme şansımız olmadı ama anıtı ziyaret ettik. Anıt, yukarı doğru eğilimli yükselen 12 parça taş yapıdan oluşuyor. Her bir yapı Ermenistan şehirlerini temsil ediyor. Aralarında Diyarbakır, Van gibi şehirlerde var. Bu yapıların tam ortasında ise aralıksız yanan sembolik bir ateş bulunuyor. Bu ateş de soykırımda yaşamını yitiren insanları temsil ediyor.

DSCF1421_Snapseed

Arkadaşlarımız anıta saygıyla karanfillerini bırakırken, çocuklardan oluşan bir kafilenin de anıtı ziyaret edişine tanık olduk. Çocukların, öğretmenleri eşlinde anıta karanfil koyuşunu izledik.. Tam bu anlarda tanımını bir türlü yapmayı beceremediğimiz ilginç bir ruh haline büründük. Anıtın içinden çıkıp, hemen sağdaki duvarın dibinde yatan Asala örgütü mensubu çatışmalarda hayatını kaybetmiş Ermeni vatandaşlarının mezarlarını ziyaret ettik. Son olarak anıtı ziyaret eden ülke liderlerin, senatörler’in vs. ölenleri yad etmek amacıyla diktiği fidanlardan oluşan küçük bahçeyi ziyaret ederek müzeden ayrıldık.

IMG_3773

Anıt çıkışında aklımda türlü sorular…

Yahu diyorum madem bu kadar önemli bir yer bu müze neden böyle bakımsız, neden bu kadar içi boş geliyor bana, yada neden yapmacık geliyor birşeyler ?..

Ülkemizdeki anıtları düşünüyorum, şahsiyetlere ait olanları, yada bir şehitliği.. Teknik şartları bu şahit olduklarım gibi olsa ne olur acaba, yada bir bayrağımız yırtık dursa direkte, tutarlar mı onu o halde bir saniye ?

Duruyorum, tekrar soruyorum, acaba biz mi çok değer veriyorsunuz şekle şemale, bayrağa direğe, ota çiçeğe ?

Dedim ya aklımda türlü sorular..

Seyahatimizin sonuna yaklaşırken, dönüyoruz hostelimize geri, çantalarımızı toparlıyoruz, yolculuğumuz için son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Kalan vaktimizi de Cumhuriyet Meydanında yüzlerce insanla birlikte suların dans gösterisini izleyerek, sohbet ederek, dans ederek geçiriyoruz..

Saatler 01:00’i gösterdiğinde, havaalanına geçiyor ve dönüş yoluna koyuluyoruz..

 

Netice itibariyle;

Yerevan benim için yaşanmış önemli bir tecrübe olarak zaman tünelimde yerini aldı. Coğrafi olarak birbirine bu kadar yakın iki ülkenin bu denli uzak oluyor oluşu çekinmeden söylemek lazım, fazlasıyla üzücü kendi adıma. Çok şey var söylenecek bu konuda ama fazlası güzel sohbetlerimize kalsın.. Ama umarım yakın zamanda sınırlar açılır, bu iki toplum da birbiri için yeni, tertemiz bir sayfa açar; geçmişi yaşamaktan vazgeçerek…

 

 

Seyahat Rehberi

Nasıl Gidilir ?

ATLASjet haftada iki gün (Çarşamba ve Pazar) Yerevan’a direk sefer düzenliyor. Bunun  yanı sıra THY’nin sıklıkla bulabileceğiniz Tiflis uçuşlarıyla Gürcistan üzerinden de taksi aracılığıyla Yerevan’a geçmeniz mümkün.

Vize-Para

Türkiye, Ermenistan vizesine tabi. Yeşil veya gri pasaportunuz yoksa, havaalanına indiğinizde rahatlıkla vizenizi alabilirsiniz. 3000 Dram vize ücreti. Yeşil ve gri pasaport sahibi Türk vatandaşları, seyahatleri öncesi ülkemizdeki Ermenistan temsilcilikleri ile yazışmalarda bulunması gerekiyor.

Ermenistan’ının resmi para birimi Ermeni Dramı. 1000 Dram yaklaşık olarak 5 TL’ye denk geliyor. Gitmeden once Türk parasını, Dolar veya Euro’ya çevirmeniz önemli. Türk Lirası’nı bozdurabileceğiniz bir yer bulamayacaksınız, emin olabilirsiniz. Vize için havaalanında indiğiniz gibi döviz bürosu bulacaksınız. Olabildiğince az bozdurmaya dikkat edin, kur oldukça yüksek. 10-20 Euro ilk gün için işinizi görecektir. Onun dışında tüm döviz işleriniz için şehirdeki tek adresiniz “SAS Market” olmalı. Kendisi herşeyi bulabileceğiniz bir supermarket olmasının yanısıra şehirde en uygun döviz bozdurabileceğiniz yer. Opera Binasına batı’dan açılan Tumanyan Sokak’ta bir şubesini rahatlıkla bulabilirsiniz.

Telefon

Şehrin birçok yerinde rahatlıkla internet bağlantısı bulabilirsiniz, iletişiminizi bu şekilde sağlayabilirsiniz ama yine de hatırlatalım, Ermenistan telefon kodu : +374

Şehiriçi Ulaşım

Yerevan şehir merkezi, her noktasıyla yürüme mesafesinde. Ama yok ben yürümeyi sevmiyorum diyorsanız, uygun fiyatlarla bütün taksilerde pazarlık yapabiliyormuşsunuz öyle diyorlar, ben denemedim. Mesuliyet kabul etmiyorum, haberiniz olsun.

Konaklama-Yemek

Konaklama için tartışmasız iki adres vereceğim;

MyCorner Hostel : Zarobyan St, Yerevan, Ermenistan  / +374 11 99 55 99

Cascade Hostel :  10 Tamanyan St, Yerevan 0009, Ermenistan / +374 10 56 72 62 (şifreli bir kapısı var, gitmeden önce arayın mutlaka)

Opera Binasını çevreleyen alanda farklı bütçe ve farklı damat tatlarına hitap eden onlarca restaurant bulabilirsiniz. Ama tavsiyem şu pizzahut’ın pizzasını bir deneyin, valla farklı.

Not : Ermeni brendileri fazlasıyla meşhur. Ararat markası da bu sektördeki en iyilerinden. Ben bir şişe hatıra olarak aldım. Her ne kadar tadından hiçbirşey anlamasam da, alın yani hatıradır neticede.

Gezilecek Yerler

Cascade, Mother Armenian War Museum, Vernissage, Republic Square, Opera Building, Genocide Museum

Önemli Telefonlar

Buraya Türkiye Büyükelçiliğinin iletişim bilgilerini vermek isterdim ama yok öyle birşey. Başınıza birşey gelirse oralarda, AVEA ile bağlanır, Amerikan başkanı dahil herkesi devreye geçirin, uzaylılar tarafından kaçırıldım dersiniz.

Ek Bilgi

–          Yerevan, LADA Niva cennettidir.

–          Yerevan, Taksilerin krallığıdır.

–          Hamem, yani kişniş her yemeğe katılır.

–          Yerevan’da suya para verilmez, birçok sokak köşesinde çeşme suları vardır, içilir.

–          Zamanı ve parası bol olanlar için Geghard ve Garni gezilir.

–          Soykırım Müzesi’ne “Zizernagapert” denir.

IMG_3775Yoruldum İki Yüzlü İnsanlardan

 

Biri izmir mi dedi ?

km.411

DSC008902

Biliyoruz ki “gezmek” bitmek bilmeyen bir tutku içimde. Sevdiceğimin de bu denli gezgin ruhu eklenince üstüne, öyle hatıralar yaratıyoruz ki sormayın gitsin !

Yaklaşık 2 hafta öncesine dayanır bu gezinin doğuşu. Halihazır da biliyoruz ki “iki güzel insan” yada öyle demeyelim “bir güzel çiftin” yıllar önce başlayan macerasının dışa vurumu, canımız ciğerimiz Varuna Gezgin Cafe del Mundo’nun Eskişehir ve Ankara’dan sonra üçüncü şubesi, İzmir’in açılışı var 24 Kasım akşamı. Duyduk ki bu açılış için Eskişehir’den İzmir’e servis kaldırılacakmış. Zaten sırt çantamız her daim hazır olunca, yollara düştük tereddütsüz..

DSC009182

İzmir’e vardığımız günün gecesi unutulmaz bir gece oldu şüphesiz, Del Mundo’ya olan sevgimiz, Mundocuların samimiyeti ve dostluğu öyle bir pekişti ki bizler için.. Misafirperverliğin doruk noktasıydı resmen yaşananlar.. Del Mundo İzmir, tam da Alsancak merkezde, Alsancak limana 2oo metre mesafede, Muzaffer İzgü sokakta. Konum olarak güzel bir yerde olması bi kenara, mekanın iç güzelliği.. Her bir köşesinden gezginlik akan, kapısından girince mutluluğun tavan yapmaya başladığı bir Mundo daha ! Mekanın mimari özelliği çok farklı diğerlerinden. Eski bir Rum evinin içinde dekore edilmiş tüm kafe, farklı bir ambiyans kazandırmış bu Mundo’ya. Sevdiceğimle ben büyük bir hayranlıkla geçirdik vaktimizi kafe içinde.

DSC00854

Ertesi gün, sabahın çok erken saatlerinde meşhur İzmir Boyoz’u ve birer bardak sıcak çayla başladı. Ama bu günü önemli ve değerli kılan şüphesiz şans eseri bulduğumuz, girdikten sonra içeri kendimizi kilitlercesine saatler geçirdiğimiz eşsiz sahaf ” Doğan Kitabevi” oldu. Doğan Kitabevi öyle güzel bir yer ki içinde kitap aşkı olmayanı bile içine alıp başka diyarlara götürebilir kanaatimce. Modern bir kitapçıdan çok çok uzak, binlerce kitabın altlı üstlü yığıldığı, neyin nerede olduğu bir bakışta anlaşılamazmış gibi görünen ama sahibi tarafından bir hareketle istenilene ulaşılabilen bir yer. Binlerce farklı dillerde,  farklı renklerde, kalınlıkta kitap bir cümbüş için bir araya gelmiş sanki..

DSC00841

Alt katta uzunca bir süre geçirdikten sonra çıkış kapısına yönelmiştik ki hemen üstte ufak tefek bir asma katın olduğunu öğrenip hemen yukarı yöneldik. İyi ki de yöneldik. Resmen aradığımız bir cennetin içine düştük bir anda. Yüzlerce gezi kitabının, taş plağın ve neredeyse cumhuriyet yaşında kitaplarının arasında kaldık. O an ki halimizi birileri orada olup fotoğrafımızı çekmeliydi. Tam anlamıyla yayıldık bütün kata, çantalarımız bir köşede, montlarımız bir köşede harıl harıl ne var ne yok diye karıştırmaya başladık. Gözümüze çarpan, hoşumuza giden, işimize yarayacağını düşündüğümüz onlarca harita ve kitabı gözümüz kapalı aldık. Kıskandırmak gibi olmasın eşsiz bir National Geographic Mayıs 1964 basımı bir “Sheakspeare’in İngiltere’si” haritası artık bizim ! Yolunuz düşerse eğer İzmir’e mutlaka uğrayın derim. Adresi 1440 Sok. No:3/F Alsancak.

DSC008452

Sahafta saatlerimizi harcadıktan sonra evimizde birer bardak çay içip, koyulduk yollara. Alsancak, Karşıyaka, Bostanlı, Konak, neresi varsa içinde vapur/botla seyahat edebileceğimiz her bir yerini gezdik Körfez’in..

DSC008952

Akşam saatleri, havanın biraz serinlemesiyle kendimizi kafeye attık yeniden. Yemek sonrası sevgili barmen dostumuz Ersin’in elinden kokteyler aldı götürdü bizi başka diyarlara.. Kafeden ayrılmasıydı belki de en zor olanı. En yakın zamanda tekrar görüşmek dileğiyle adiós dedik kendilerine..

Dönüp bakıyorum da geçirilen iki güzel güne, tahmin edemezdim hiç ama çok şey değişti ve gelişti benim için. Del Mundo ailesinin bir ferdi olduğumu çok daha iyi hissettim bu sayede, sevdiceğimle geçireceğimiz kilometrelere bir taş daha ekledim, eşsiz bir sahaf keşfedip eşsiz parçalar edindim, İzmir’i doyasıya keyifle gezdim. Daha ne olsun ?

Yeni kilometrelerde görüşmek üzere..

Uludag Kuzeydogu Yamaçları

km. 130

İnternette dolanıp dururken sevdiceğimle öylece bir ilana denk geldik ki ne iyi ettik sormayın. Öğrendik ki Eskişehir Doğa Tutkunları diye bir grup var imiş buralarda ve bunlar haftasonları bazı yakın yerlere geziler ve doğa yürüyüşleri düzenliyorlarmış. Bizim gördüğümüz ilana göre ise 18 Kasım günü Uludağ’ın Kuzeydoğu yamaçlarında Kıran Köyü ve Dokuzlar Şelalesi civarında doğa yürüyüşü gerçekleşecekmiş. Üstelik bu yürüyüş 14 km sürecekmiş. Ortada apaçık, sıcacık, yakıncacık bir gezi varken durur muyuz biz hiç ?

                                

 

 

 

 

 

 

 

Uzun geçecek günün hazırlıkları bir önceki geceden başladı sevdiceğimle; alışveriş yapıldı, çantalar hazırlandı, uygun kıyafetler seçildi. Sabahın erken saatlerinde yola düştük. 1 buçuk saat süren yolculuğun ardından mekana ulaştık. Eşsiz bir ormanın içinde muhteşem keçi yolunu takip ederek geçirdiğimiz 14 km içerisinde Dokuzlar ve Kıran Şelaleleri ile Fevziler Göleti güzelliklerini sundu bizlere.

          

Parkur uzun biraz da yorucuydu ama yemek molası denilen o güzel şey, yorgunluğun tesirini gösterdiği saatlerde öyle güzel geldi ki sormayın gitsin. Akşamdan hazırlıklı gidince tabi ayrı da bir zevki oldu o yemeğin. Sevdiceğimin kendi elleriyle hazırladığı lezzet fışkıran sandviçlerinin üstüne konserve barbunya da eklenince bütün enerjimiz yerine geldi.

Parkurun bitişi, yakın bir beldenin çay bahçesinde içilen buharı üstünde tavşan kanı misali birer bardak çay ile oldu.

Eskişehir’e dönüş yoluna koyulmuştuk ki bir baktık İnegöl’deyiz biz ! O kadar gelmişiz, köfte yemeden gitmek olmaz dedik, bir güzel ziyafet çektik. Afiyet bal şeker olsun bize !