Dodo Da Uçar!

Kuş olmak, uçmayı gerektirir değil mi? Uçmayı, uzak diyarlara göç etmeyi, dünyaya yukarıdan bakabilmeyi gerektirir. Zaten bu değil midir bizleri de cezbeden? Bir kuş gibi uçabilmek, ayaklarımızla gidemediğimiz yerlere uçarak gitmek. Balonlar, uçaklar, helikopterler yapmadık mı bunun uğruna? Kuşlara özendik durduk da onlar gibi olmak istemedik mi?

O halde kuş olmak uçmak demektir.

Peki, her kuş uçar mı?

Kuş olup da uçamamak nasıl mümkün olabilir?

Kuşu kuş yapan uçabilmesi değil midir? Uçamayan kuşa, kuş der miyiz?

Dünyanın dört bir köşesinde, çöllerden, kutuplara, nehirlerden, okyanuslara, dağların doruklarından, derin vadilere kadar ulaşabilen, akıl almaz canlılar bu kuşlar. Tanımlayabildiğimiz 10 binden fazla kuş türü var ve daha önceleri de söylediğim gibi her an yeni birileri de keşfediliyor.

Kuşlar hakkında bildiğimiz en büyük ortak özellik ise sanırım uçabiliyor olmaları. Aynı biz insanlarda olduğu gibi onların da hareket etmeye ihtiyaçları var. Yaşamsal faaliyetlerini gerçekleştirmelerini sağlayan en önemli işlev belki de.

Ama aynı şekilde, bu faaliyetlerini gerçekleştirmek için uçmaya ihtiyaç duymayan kuşlar da var. Bu kuşlar ya uçmayı tercih etmiyorlar ya da gerçekten uçamıyorlar.

Uçmayı tercih etmemek, uçamamaktan farklı bir durum. Yaşadıkları yerlerde, yürüyerek ya da yüzerek de yaşamsal faaliyetlerini yerine getirebilen kuş türleri, teknik olarak uçabiliyor olmalarına rağmen, çok nadir şekilde yerden havalanıyorlar. Dünya üzerinde özellikle yağmur ormanlarının zemininde yaşayan kuşlarda bu davranışı gözlemlerken, Türkiye’deki en güzel örnekler, tavuksu kuşlar. Keklikler, dağ tavukları, dağ horozları ihtiyaç duymadıkları sürece uçmaktansa yürüyerek, hoplayarak zıplayarak hareket etmeyi tercih ediyorlar. Benim en sevdiğim türlerden Urkeklik de tam da öyle bir tür. Yüksek rakımlı kayalık yamaçlarda yaşayan ve Türkiye’de çok sınırlı bir alanda dağılım gösteren bu kuşumuz, nadiren uçuyor, kayalıklar üzerinde oradan oraya zıplayarak besinini arıyor.

Gerçekten uçamamak meselesi ise bambaşka bir konu. Geçmişte bir yerlerde, bu kuşlar da uçmayı tercih etmeyerek başlamış olabilirler bu yolculuklarına ama geldiğimiz noktada uçma yetilerini tamamen kaybetmiş durumdalar.

Diğer tüm kuşlarda olduğu gibi, uçamayan kuşların da kanadı var ya da kanat kalıntıları. Ama Darwin amcanın da dediği gibi, kullanma kullanma ne olacak bu kanat, körelecek elbette. Aradan geçen sayısız neslin ardından, uçmak amacıyla kullanılan kanatlar başka amaçlara hizmet eder hale gelmiş.

Örneğin Penguenler. Uçamayan kuş deyince akla gelen ilk türler. Herkesin pek sevdiği bu sevimli kuşlar, kanatlarını uçmak amacıyla kullanmaktansa, bir yüzgeç gibi kullanmaya başlamışlar. Yüzme konusunda tam bir usta haline gelmişler. Sualtında ortalama 10 km/s hızla hareket edebiliyorlar. Ki bir insanın ortalama yürüme hızının 2 katına denk geliyor. Bu sayede su altında avlarına çok daha hızlı bir şekilde yaklaşabiliyor ve besinlerini yakalıyorlar. Sonuçta tüm mesele karın doyurmak!

Diğer örnek ise Devekuşları. Bu kuşlar da, uçmaktansa koşmayı tercih eden hayvanlar. 150 kilograma varan ağırlıkları ve 3 metreye ulaşan boylarıyla dünya üzerindeki en büyük kuşlar. Böylesi bir bedeni uçurmak için çok büyük kanatlara ihtiyaç olurdu sanırım. Aksine devekuşlarının çok küçük kanatları ama çok güçlü ve uzun bacakları var. Bu sayede tüm yaşamsal faaliyetlerini yürüyerek gerçekleştirebiliyorlar. Avcılardan kaçmak için de bu bacaklarını kullanarak çok hızlı şekilde uzun süre koşabiliyor.

Tüm bu uçmama meselesinin bir sebebi var elbette! Yaşadığı alan ve beslenme biçimi önemli sebeplerden ama en önemlisi bu kuşların uçarak kaçmaları gereken bir düşmanları yok! Düşman yoksa uçmaya da gerek yok.

Uçamayan kuşların büyük bir kısmı, insan yerleşiminin olmadığı adalarda yaşıyor yani yaşıyor-muş. Küçük tropik adalarda kendi halinde yerde beslenerek yaşamını süren ya da kutup bölgelerindeki kayalıklarda yaşayıp, denizde yüzerek balık avlayan kuşlar uçmaya ihtiyaç duymamışlar. Yeterince güvenli yerlerdelermiş.  

Ta ki insanlık pusula diye bir şey icat edip, gemilere atlayarak coğrafi keşifler adı altında dünyayı istila etmeye başlayana kadar. O okyanus senin, şu adalar benim deyip adım atılmadık yer bırakmayan insanlık, attığı her adımda da etrafına ölüm saçmış.

Utanılacak çok şey var ama bugün sizlerle paylaşmak istediğim iki kuş var. Günümüz dünyasının var olmaya başladığı o ilk günlerde büyük bir yıkımla karşı karşıya kalan ve geri döndürülemez şekilde tükenip giden iki yoldaş.

Dodo! İkonik kuşların en bilineni, yıkımın ilk kurbanlarından. Hint Okyanusu’ndaki Mauritius adalarında yaşayan bu uçamayan kuş türümüz, aslında güvercinlerle oldukça yakın akraba bir tür. 1600’lü yıllara kadar mutlu mesut yaşamını sürerken, ilk insanların adalara gelmesiyle birlikte ciddi şekilde sarsılmaya başlamış.

Adada bu kuşlara karşı bir tehdit olmayışı, insanlar geldiği zaman onlara korkusuzca yaklaşmalarına sebep olmuş. Ayaklarının dibinde tavuk gibi dolanan Dodoları gören insanlık yahu biz bunları yeriz diyerek, 3-5 kesmeye başlamışlar, denizcilerin karnını doyurmuşlar. Sonraları, gemilere doldurup Avrupa’ya göndermek istemişler ama yolda birçoğu telef olmuş.

Yetmemiş, adalara geldiklerinde yanlarında domuzdur, köpektir, kedidir ne kadar evcil hayvan varsa yanlarında getirmişler. Getirdikleri bu hayvanlar, ya dodoların yuvalarına zarar vermiş, ya da doğrudan hayvanlara saldırmış. Yapılan çalışmalarda, insanlar gelmeden de, Dodoların nispeten az sayılarda olduğu düşünülüyormuş ama 1598’de ilk kez keşfedilmesinden sadece 64 yıl sonra Dodoların soyu tükenmiş.

İşin ilginç yanı, Dodo’nun gerçekte nasıl göründüğü hakkında bir bilgimiz bile yok. Hepimiz Dodo’yu bu şekli şemaliyle biliyoruz, şişman, tavuksu bir kuş. Ama gerçek bir Dodo’nun doldurulmuş bir örneği günümüze ulaşamamış durumda. Kullanılan bu modeller, maketler, resimler büyük oranda hatıra yazılarında anlatılan, kemik kalıntıları ve birkaç çizim ile oluşturulmuş.

Diğer yüz karası türümüz ise Büyük Alk. Kuzey Kutup Denizi bölgesindeki kayalık yamaçlarda ve ıssız adalarda yaşayan bu kuş, Dodoların aksine insanlarla daha eski bir geçmişe sahip. Yaklaşık 100bin yıl öncesine dayanan mağara kalıntılarında, Neandertal adı verilen soyu tükenmiş insan akrabalarımızın Büyük Alk kuşunu bol bol yediğini keşfetmişiz. Uçamıyor oluşu ve kolay avlanabiliyor olması sebebiyle, ana besin kaynağı olarak görülmüş.  Ama yine de Büyük Alklerin soyunu tükenmesi Neandertal’in suçu değil. İşin cıvkını çıkaran yine Homo sapiens olmuş.

İlk ciddi tehdit yine 1600’lü yıllarda başlamış. Önceleri tüylerinden yastık yapmak ve derisinden pelerin yapmak için avlanmış. Sonraları Avrupa’da artan yumurta koleksiyonculuğu sevdası yüzünden, yuvalardaki yumurtalar toplanmaya başlanmış. Bu da aslında sonun başlangıcı olmuş. Üreme kolonileri zarar gören Büyük Alk, ciddi bir azalma yaşamış. 1852 yılına gelindiğinde ise, son birey Kanada açıklarındaki bir adada görülmüş ve Büyük Alk soyu tamamiyle tükenmiş.

Farklı müzelerde 78 tane doldurulmuş müze örneği bulunan Büyük Alk ile ilgili şuan ki tartışma konusuysa bambaşka: DNA’sını kullanıp tekrardan diriltelim mi bu kuşu?

İnsanlığın yarattığı yıkımdan etkilenen sadece Dodo ve Büyük Alk değil elbette. Kuşu, kelebeği, memelisi, sürüngeni, balığı, mantarı, ağacı, böceği, çiçeği, binlercesi bu yıkımdan payını aldı ya da almaya devam ediyor. Kapıları öyle sıkı kapatıyoruz ki, kaçabilecekleri tek bir açıklık bırakmıyoruz bu yıkımdan. Kendi yarattığımız cehennemde, onları da beraberinde dibe doğru çekiyoruz.

Ama şundan eminim ki, Dodo da Büyük Alk de, günün birinde insan gibi bir canlının çıkıp geleceğini bilselerdi, kanatlanıp uçmanın yollarını ararlardı!

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s