İnsan Yiyen Akbabalar

Küçükken Kurban Bayramı sabahlarında, apartmanın bodrum katına gider, haftalarca ot verdiğimiz, kafasını okşadığımız koyun dostlarımızın birer birer derilerinin yüzüldüğünü izlerdim.

O günlerde beni, o bodruma katına götüren içimdeki merak duygusuydu. Neyin nasıl ve niye yapıldığını anlamaya çalışıyordum çünkü. Bacağından asılmış biçarenin organları, altında duran leğene düşerken, kurban sahibinin manevi doygunluğu bir yana, ben hangi organın nerede olduğunu ve ne işe yaradığını düşünüyordum.

Onca gördüğüm sahnenin ardından da bugüne kadar hep kendimi böyle şeylere alışkınım diye motive ederdim; yaralı, kanlar içinde bir insan dahi görsem hemen atılır, yapılması gerekeni elimden geldiğince yardım etmeye çalışırdım. Ufaktan bir cerrah midesi var sanırım bende.

Gelgelelim bugün, tüm bu yaşadıklarımı ve o “soğukkanlı” duruşumu alt üst eden birkaç dakika yaşadım. O soğukkanlı Tora’nın kanı dondu resmen. Onlarca kez okumama, farklı videolarda izlemiş olmama rağmen, olayın tam anlamıyla nasıl gerçekleştiğini zihnimde canlandıramadığımı fark ettim. Bugün sizlere Tibet’te yaşanan inanılmaz bir geleneği ve kuşların bu geleneğin nasıl ana karakteri olup çıktığının hikayesini anlatacağım.

Gezegenimiz cüretkâr ev sahipliğiyle, milyarlarca canlıyı barındırıyor. Ve her bir canlı, doğa kanunlarının gerektirdiği gibi vakti geldiğinde döngüsünü tamamlıyor ve ölüyor.

İnsanlık olarak ölülerimizin bertaraf edilmesi için çok çeşitli yollar bulmuşuz; gömüyoruz, yakıyoruz, nehre atıyoruz. Bir şekilde ölü bedeni kendimizden uzaklaştırıyoruz.

Doğada ise işler biraz farklı yürüyor. Dağ başında ölen bir geyik, bozkırın ortasında yığılmış bir fil ya da kıyıya vurmuş bir balina, doğal yollar aracılığıyla yine doğaya geri dönüyor.

Bu süreçte ayrıştırıcı bakterilerin başını çektiği onlarca aktör rol oynuyor ama bir tanesi var ki ölü bedenler ve leşler deyince akla ilk o geliyor.

Şüphesiz Akbabalardan bahsediyorum!

Akbabalar maalesef yanlış tanınan ve tanıtılan kuşlardan. İlgili ilgisiz herkes tarafından gayet iyi bilinseler de, leşle beslendikleri için insanlar tarafından olumsuz bir algıya sahipler. Bazı inançlarda ve kutsal kitaplarda bile yer edinmiş durumdalar.

Bu olumsuz duruş filmlere, karikatürlere falan da yansımış durumda. Çölde yolunu kaybetmiş susuz yürüyecek hali olmayan bir yolcu. Hemen üzerinde birkaç akbaba beliriyor, birkaç tur atıyor. Klasik bir akbaba sahnesi yani anlayacağınız.

Bizim kültürümüzde de “Akbaba gibi üşüşmek” diye bir deyimimiz var örneğin, çıkarcı insanların bir çıkar uğruna toplanması anlamında. Ama bence bu hikayenin sonunda, bu deyimi, çevre dostu insanların bir araya gelmesi anlamında kullanmaya başlayabiliriz.

Akbabalar, doğanın geri dönüşüm ustası, olağanüstü kuşlar. Avustralya ve Antarktika dışında tüm kıtalarda bulunuyorlar, bulundukları her coğrafyada da leşle besleniyorlar. Ekosistem içerisinde, yeri doldurulamayacak bir öneme sahipler.

Her şeyden önce doğada sıklıkla görülebilen hayvan leşlerini, en küçük parçasına kadar yiyerek ortadan kaldırıyorlar. Bu leşler içerisinde, çiftliklerde, meralarda ölmüş kalmış hayvanlar da var; bizim sofralarımızdan çıkan gıda atıkları da. Yani bir anlamda arkamızı toparlayan kuşlar.

Diğer önemli nokta ise gizli kahramanlıkları! Akbabaların ortadan kaldırdıkları bu leşler, aslında birçok salgın hastalığın ortaya çıkmasını en başından engelliyor. Özelleşmiş mide yapıları sayesinde, biz insanlar ve birçok diğer canlı için ciddi sorunlar doğurabilecek durumdaki etleri zararsız bir forma dönüştürebiliyorlar.

İşin teoriğindeki faydalar böyle olsa da, pratikte bir leş bulmak o kadar kolay değil. Akbabalar geniş kanatlara sahip, büyük kuşlar. Bu kanatları sayesinde, termal adı verilen sıcak hava akımlarını kullanarak çok uzun mesafeleri kat edebiliyorlar. Böylece daha geniş bir alanı tarıyor, leş bulma şanslarını arttırıyorlar. Bazı türlerin, tek bir gün içerisinde 200 kilometreden fazla mesafe gidebildiğini biliyoruz. Geniş kanatların yanı sıra çok keskin gözlere de sahipler. Yüksek bir irtifada dahi olsalar, leşin yerini tespit ettikten sonra iş bitiyor. “Akbaba gibi üşüşmek” deyimi şekil buluyor, yüzlercesi bir araya toplanabiliyor.

Balkanlar, İber Yarımadası ve Alp Dağları dışında, Avrupa’nın birçok bölgesinde akbabaların soyu tükenmiş durumda. Bu anlamda Türkiye’nin sahip olduğu akbaba popülasyonu büyük önem taşıyor. Türkiye’de toplam 4 tür akbaba gözlemlenebiliyor. Bunlar Kara Akbaba, Kızıl Akbaba, Küçük Akbaba ve Sakallı Akbaba!

Birçok kuş türünün aksine, akbabalar arasında hiyerarşik bir sistem var. Tüm türlerin besin kaynağının ortak olması ve bu kaynakların nispeten sınırlı olması, böylesi bir sistemin doğmasına sebep olmuş. Aynı zamanda her bir türün beslenme biçimine de şekil vermiş.

Leş başında ilk sırayı alan türümüz Kara Akbaba. 3 metreye varan kanat açıklığı ve iri gövdesiyle Türkiye ve Avrupa’daki en büyük kuşlardan biri. Leş başında ilk sırayı almasının sebebiyse, kendisinin taze et seviyor olması. Kılsız, tüysüz, av etine yakın bir damak zevki olan Kara Akbaba, yemeğini paylaşmayı pek sevmeyen baskın bir tür.

Leş başındaki ikinci türümüz ise Kızıl Akbaba. Önemli bir kısmı göçmen olan bu kuş, doğu ve güney bölgelerimizde yerleşik olarak da bulunabiliyor. Leş başında ikinci sırada olması, derinlerdeki parçaları yemesi anlamına geliyor ki bu yüzden de az tüy bulunan uzun bir boyna sahip. Derideki açıklıklardan kafasını sokarak iç organları parçalayabiliyor. Boynundaki tüylerin az olması, bakteri oluşumunu engelliyor. Sonuçta biraz pis bir işle uğraşıyorlar.

Üçüncü türümüz ise Küçük Akbaba. Türkiye’de ve Avrupa’da gözlemlenen tüm bireyler, her yıl Afrika’daki kışlama alanlarıyla, Avrupa’daki üreme alanları arasında göç ediyorlar. Yapısı itibariyle tüm akbabalardan daha küçük olan bu tür, leş başında son sıralarda yer alıyor. Kara ve Kızıl Akbaba’dan arta kalan deri parçalarını ve dokuları yiyorlar.

Küçük Akbaba ile ilgili olarak bu aralar ortaya attığım bir teorim var. Sanırım kanıtlama şansını hiçbir zaman bulamayacağız ama “akbaba” isminin, bu türe ithafen ortaya çıktığını düşünüyorum.

Bulunduğumuz coğrafyada gözlemlenen türler arasında beyaz renkli tek akbaba türü bu.

Her ne kadar günümüzde, daha az görmeye başlamış olsak da geçmişte bir yerlerde, bu kuşun bol bol gözlemlenebildiği zamanların olduğundan eminim. Üreme alanlarında, yuva malzemesi toplamak için koyun sürülerine fazlasıyla yaklaştığı ve hayvanlardan dökülen tüyleri yuvasında kullandığına dair kanıtlar var. Böylesi bir yakınlaşma, bu kuşa isim vermemiz gerektiğinde bizlere yön vermiş olabilir!

Son bir türümüz var ki, tam bir efsane. Görüntüsü ve karakteriyle benim en favori kuşlarım arasında yer alıyor.Kendisi Sakallı Akbaba. Leş başında son sırayı alan Sakallı Akbaba, her şey bittikten, bütün etler ve yumuşak dokular bittikten sonra, son noktayı koymak için geliyor. Kendisi bir kemik kırıcı! Pff!

Leşten arta kalan kemikleri, boyutları uygunsa bütün haliyle yutabiliyor. Özelleşmiş mide yapısı sayesinde, bütün bir kemiği sindirebiliyor. Eğer yutamayacağı kadar büyükse de, yüksek bir irtifaya çıkarıp sert zemine doğru bırakarak parçalanmasını sağlıyor. Bu sayede kemik iliğini yiyebiliyor.

Sakallı Akbaba’nın bu pek yakışıklı görüntüsü, gerçekten de bir efsanenin doğmasına sebep olmuş olabilir. Derler ki Doğu mitolojisinde önemli yer tutan “ejderha” figürü, aslında Sakallı Akbaba’nın bir yansımasıdır. Hem uçar, hem de ağzından ateş çıkarabilir. Sakallı Akbaba’nın sahip olduğu kışkırtıcı renkler ve yaşam alanlarının Çin’e kadar uzanıyor olması, neden olmasın sorularını akıllara getiriyor.

Gelelim başlarken söylediğimi kanımı donduran şu meseleye. Bu ilginç olay, Tibetli Budistler ve akbabalar arasında geçiyor. 4000 metreye varan rakımlardaki dağ köylerinde yaşayan Budistler, köyden biri öldüğü zaman büyük bir soruyla karşı karşıya kalıyorlar. Ölen kişiyi nasıl ve nereye gömecekler?

Böylesi yüksek bir yerde yaşıyor olmaları, seçenekleri oldukça sınırlandırıyor. Toprağa gömmek seçeneklerden biri değil çünkü her yer sert kayalardan oluşuyor. Ateşte yakıp, kül haline getirmek de işe yaramaz çünkü bu yükseklikte ağaç bulunmadığı için yakacak malzemeleri yok. Ama ellerini çabuk tutmaları lazım, çünkü ceset çürümeye başladı bile.

İnanışa ve geleneklere göre, bu sorunun çözümü “Sky Burial” yani Gökyüzü Defni adı verilen bir törende bulunmuş. Ölen kişi, yakınları tarafından köyden daha da yüksekteki tören alanına götürülüyor. Dualar ediliyor, ağıtlar yakılıyor. Sonra da ölü kaldırıcı ismi verilen ve köyde bu işi yapmaya tek yetkili kişi devreye giriyor. Bu kişi çoğunlukla Budist olmayan birisi oluyor.

Tören alanına getirilen ceset, ölü kaldırıcı tarafından parçalanmaya başlıyor. Derisi yüzülüyor, etleri parçalanıyor. Daha ufak parçalara ayrılıyor ve dört bir köşeye fırlatılıyor. Gerisi akbabaların işi!

Cesedin parçalanmasının temel sebebi, bu sürecin daha hızlı bir biçimde sonlanması. Parçalanmış etler, akbabalar tarafından daha kolay yenilebiliyor. Böylece ceset, çok daha kısa bir sürede ortadan kalkmış oluyor.

İnanışa göre, ruhun bedeni çoktan terk ettiği, bedenin ise farklı canlıların bedeninde hayat bulacağı düşünülüyor.

Şartlar bu insanları, böylesi çözümler bulmaya zorlamış ama her şeyde olduğu gibi bu işin de suyunu çıkarmayı başarmışız. Böylesi ilginç bir törenin varlığının, farklı mecralarda yaygınlaşmasından sonra, törenlerin gerçekleştiği köyler turist dolmaya başlamış. Her ne kadar bölgenin yerlileri bu durumdan oldukça rahatsız olsalar da, yerel yönetimler ve fırsatçı bir takım kişiler tarafından para karşılığında bu törenlere katılma izinleri verilmeye başlanmış. Ortaya ise, turistlerin çektiği ve insan derisi yüzen adamlar görülen videolar ortaya çıkmış.

Şöyle bir durup baktığımda, akbaba gibi böylesi önemli bir canlıya nasıl olur da böylesi kötü anlamlar yükleyebilmişiz aklım almıyor. Kötülük kendi içimizde kol gezerken, doğadaki herhangi bir canlıyı kötülükle etiketlemek ne kadar da ironik bir durum aslında.

Farkında değiliz belki ama söylemlerimiz, davranışlarımızı belirliyor. Kötü, çirkin, pis dediklerimize karşı, aynı tondan davranışlar sergiliyoruz. Davranışlarımızın sonuçlarıysa geri döndürülemez oluyor.

Akbaba türlerinin yarıdan fazlası, soylarının tükenmesine yol açan tehditlerle baş etmeye çalışıyor. Tehditlerin başında ise şüphesiz yine insan geliyor, onları zehirlemek için attığımız etler yüzlercesinin ölümüne sebep oluyor. Geri kalanlarsa, biz insanlardan olabildiğince uzaklarda hayatta kalmaya çabalıyor.

Peki o gün geldiğinde, arkamızı toparlayacak birileri kalmadığında, o zaman ne yapacağız?

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s