Kuş Bakışı Atatürk

16 Mayıs 1919 günü İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e açılan o vapur, içerisinde milletinin kaderini değiştirecek ve on yıllar sonra bile minnetle hatırlanacak bir yolcu taşıyordu. Ne O’nun, ne de yanındaki 18 silah arkadaşının, bu yolculuğun nerede sonlanacağı hakkında bir fikri yoktu. Çünkü çıkılan yolculuk sadece bir gemi yolculuğu değil, aynı zamanda bir milletin kurtuluş hikayesinin başlangıç günüydü. Tüm bu hikayenin ise, gözlerden uzak, tarih sayfalarına adını yazdıramayan sayısız tanığı bulunuyordu.

19 Mayıs 1919’da bu değerli yolcuları taşıyan vapur, Samsun Liman’ına geldiğinde yolcuları karşılayan büyük kalabalıklar yoktu belki ama Tütün İskelesini mesken tutmuş sayısız Gümüş Martı etrafta olup bitenlerden habersiz yemeklerinin peşinde koşturuyordu.

Birkaç gün sonra Samsun’dan Havza’ya doğru hareket eden heyet, dar dağ geçitlerinde zorlukla ilerlerken, leş arayan kuzgunlar tepelerin eteklerinde volta atıyordu.

Bir hafta kadar sonra ise yolculuk, tarihi şehir Amasya’ya doğruydu. Kızılırmak kıyısına kurulmuş, Saraydüzü Kışlası’nda milli mücadelenin ilk kuruluş metni, telgrafla yurdun dört bir köşesine iletilirken; Duvar Tırmaşıkkuşları, yüzyıllardır şehri gözleyen kral mezarlarında oradan orada uçuşuyordu.

23 Temmuz 1919 günü Erzurum Kongresine gelen 62 delegeyle millet meclisine giden yolun ilk adımları atılıyor, yurdun toprak bütünlüğüne vurgu yapılıyordu. Aynı günlerde ise, şehrin hemen dışındaki geniş ve bereketli düzlüklerde, Kızkuşları yumurtalarının üzerine yatmış, yavrularının gelişini bekliyordu.

Erzurum Kongresini, Sivas Kongresi izliyordu. Yazın son günlerinde bir araya gelen ulusal heyet, kurtuluş mücadelesinin en önemli kararlarını alırken, Kırmızı Gagalı Dağ kargaları şehri sarmalayan tepelerde birbirlerini kovalıyorlardı.

Kongrelerin ardından, milli mücadele Ankara’ya taşındı. 23 Nisan 1920 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıp, milli mücadele yeni bir aşamaya geçerken, Dikkuyruk ördekleri, şehrin hemen dışındaki Mogan Gölü’ne yeni varmış; üreme dönemine hazırlanıyorlardı.

Sonraki birkaç yıl, pek bir sancılı geçti. Sakarya Nehri kıyılarında başlayan muharebeler Ege Kıyılarına kadar devam etti. Kazanılan her bir tepede, çekilen her bir tetikte, barış dolu günlerin umuduyla on binlerce insan hayatını kaybederken, aynı tepeleri paylaşan Kınalı Keklikler yavrularını güvende tutabileceği kuytu köşeler arıyordu.

Zorlu savaş yılları da geride kalmıştı işte! 9 Eylül 1922 günü İzmir’e giren Türk ordusu, bir daha indirilmemek üzere göndere çekiyordu albayrağını. Sokaklarda zafer şarkıları, gönüllerde yılların yorgunluğu vardı. 24 Temmuz 1923 günü ise Lozan Barışı’yla Türk milleti özgürlüğüne kavuşuyordu.

Artık bu yorgun, yıpranmış milleti çağdaş uygarlıklar seviyesine çıkarma vakti gelmişti. Devrimler yapılıyor, yenilikler getiriliyordu. 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet ilan edilirken, yepyeni bir dönemin de başlangıcı yapılıyordu aslında. Asıl iş şimdi başlıyordu. O ise hiç durmadan, Anadolu’nun dört bir köşesine ziyaretler yapıyor, yorgun düşmüş yurttaşlarının dertlerini dinliyordu.

9 Şubat 1924 günü Ege gezisi sırasında Kuşadası’na geldi. Halk kucak açmış O’nu bekliyordu. Cennet’ten bir parça gibi duran koylar, kumsallara ise tek bir el değmemişti. Kayalıklarda dinlenen Tepeli Karabataklara, kıyısında yüzen Akdeniz Fokları’na tüm güzelliğiyle ev sahipliği yapıyordu Ege.

Birkaç vakit sonra ise yol, bu kez Kars’a düşmüştü. 7 Ekim 1924 günü Sarıkamış’a geldiğinde, yüzlerce insan meydanda onu karşılıyor, büyük liderlerinin yüzünü görmeye çalışıyordu. Aynı saatlerde ise, şehrin yanı başındaki Boz ayı ailesi, soğuk geçecek kış günlerine hazırlık yapmak ile meşgul oluyordu.

Kış ortasında ise bu kez rota Doğu Akdeniz kıyılarına doğruydu. Yol üzerinde önce Konya’ya uğramıştı. Sonu yokmuş gibi duran bozkırların arasında yolculuk ederken, Toy sürüleri yolda kaçışıyor, bağırtlaklar büyük gruplar halinde uçuşuyordu.

13 Ocak 1925 günü Hatay Dörtyol’a vardı. Siyasi gündem oldukça yorucu, halkın sevgisi ise pek bir yoğundu. Aynı vakitlerde ise, biraz güneydeki Amik gölünde, Yılanboyun kuşları, 50 yıl sonra başlarına geleceklerden habersiz, bereketli sularda balık avlamaya çabalıyordu.

Birkaç yıl sonra bu kez yolculuk Tekirdağ’a oldu. Boğaz’dan başlayan geniş meşe ormanları tüm Trakya’yı kaplıyordu. Aşağıda geçip giden otomobile şüpheli gözlerle bakan bir Şah Kartal ise, orman kenarındaki düzlüklerde yavrusu için besin bulmaya çabalıyordu.

Geçen birkaç yılın ardından ilk Ege yolculuğunu ise Aydın’a yapıyordu. 3 Şubat 1931 günü şehre geldiğinde, ahalinin sevinç çığlıkları arasında, gaipten gelen tüfek sesleri dikkatlerden kaçıyordu. Aynı dakikalarda, dağların yamaçlarında pusuya yatmış duran Hasan Bele, kendisine yeni bir manto yapmak gayesiyle eli tetikte, önünden geçecek Anadolu Leoparı’nı bekliyordu.

Sonraki yıllarda Mersin’den Trabzon’a, İstanbul’dan Diyarbakır’a kadar onlarca seyahat gerçekleştirdi. Gittiği her şehirde, halkla buluşuyor, onların dertlerini dinliyor, gözlemler yapıyordu. Yaptığı her bir seyahatte ise Anadolu’nun doğası ona eşlik ediyor, doğadaki her bir canlı bu yolculuklarına gizli gizli tanıklık ediyordu.

Ama her yolculuk, bir sona varmalıydı. 23 Haziran 1938 günü İstanbul’a geldiğinde, Anadolu’yu bir daha göremeyeceğini bilmiyordu. Pek sevdiği Savarona yatı, Dolmabahçe Sarayı’ndaki penceresinin önünde demirlemiş bekliyordu. Boğazı boylu boyunca uçup giden yelkovanlar, pencereden bakan o yaşlı gözlere davetkâr şekilde bakıyordu.

İşte o zaman, o mavi gözler için yeni bir yolculuk başlamıştı.