Kuş Bakışı Atatürk

16 Mayıs 1919 günü İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e açılan o vapur, içerisinde milletinin kaderini değiştirecek ve on yıllar sonra bile minnetle hatırlanacak bir yolcu taşıyordu. Ne O’nun, ne de yanındaki 18 silah arkadaşının, bu yolculuğun nerede sonlanacağı hakkında bir fikri yoktu. Çünkü çıkılan yolculuk sadece bir gemi yolculuğu değil, aynı zamanda bir milletin kurtuluş hikayesinin başlangıç günüydü. Tüm bu hikayenin ise, gözlerden uzak, tarih sayfalarına adını yazdıramayan sayısız tanığı bulunuyordu.

19 Mayıs 1919’da bu değerli yolcuları taşıyan vapur, Samsun Liman’ına geldiğinde yolcuları karşılayan büyük kalabalıklar yoktu belki ama Tütün İskelesini mesken tutmuş sayısız Gümüş Martı etrafta olup bitenlerden habersiz yemeklerinin peşinde koşturuyordu.

Birkaç gün sonra Samsun’dan Havza’ya doğru hareket eden heyet, dar dağ geçitlerinde zorlukla ilerlerken, leş arayan kuzgunlar tepelerin eteklerinde volta atıyordu.

Bir hafta kadar sonra ise yolculuk, tarihi şehir Amasya’ya doğruydu. Kızılırmak kıyısına kurulmuş, Saraydüzü Kışlası’nda milli mücadelenin ilk kuruluş metni, telgrafla yurdun dört bir köşesine iletilirken; Duvar Tırmaşıkkuşları, yüzyıllardır şehri gözleyen kral mezarlarında oradan orada uçuşuyordu.

23 Temmuz 1919 günü Erzurum Kongresine gelen 62 delegeyle millet meclisine giden yolun ilk adımları atılıyor, yurdun toprak bütünlüğüne vurgu yapılıyordu. Aynı günlerde ise, şehrin hemen dışındaki geniş ve bereketli düzlüklerde, Kızkuşları yumurtalarının üzerine yatmış, yavrularının gelişini bekliyordu.

Erzurum Kongresini, Sivas Kongresi izliyordu. Yazın son günlerinde bir araya gelen ulusal heyet, kurtuluş mücadelesinin en önemli kararlarını alırken, Kırmızı Gagalı Dağ kargaları şehri sarmalayan tepelerde birbirlerini kovalıyorlardı.

Kongrelerin ardından, milli mücadele Ankara’ya taşındı. 23 Nisan 1920 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıp, milli mücadele yeni bir aşamaya geçerken, Dikkuyruk ördekleri, şehrin hemen dışındaki Mogan Gölü’ne yeni varmış; üreme dönemine hazırlanıyorlardı.

Sonraki birkaç yıl, pek bir sancılı geçti. Sakarya Nehri kıyılarında başlayan muharebeler Ege Kıyılarına kadar devam etti. Kazanılan her bir tepede, çekilen her bir tetikte, barış dolu günlerin umuduyla on binlerce insan hayatını kaybederken, aynı tepeleri paylaşan Kınalı Keklikler yavrularını güvende tutabileceği kuytu köşeler arıyordu.

Zorlu savaş yılları da geride kalmıştı işte! 9 Eylül 1922 günü İzmir’e giren Türk ordusu, bir daha indirilmemek üzere göndere çekiyordu albayrağını. Sokaklarda zafer şarkıları, gönüllerde yılların yorgunluğu vardı. 24 Temmuz 1923 günü ise Lozan Barışı’yla Türk milleti özgürlüğüne kavuşuyordu.

Artık bu yorgun, yıpranmış milleti çağdaş uygarlıklar seviyesine çıkarma vakti gelmişti. Devrimler yapılıyor, yenilikler getiriliyordu. 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet ilan edilirken, yepyeni bir dönemin de başlangıcı yapılıyordu aslında. Asıl iş şimdi başlıyordu. O ise hiç durmadan, Anadolu’nun dört bir köşesine ziyaretler yapıyor, yorgun düşmüş yurttaşlarının dertlerini dinliyordu.

9 Şubat 1924 günü Ege gezisi sırasında Kuşadası’na geldi. Halk kucak açmış O’nu bekliyordu. Cennet’ten bir parça gibi duran koylar, kumsallara ise tek bir el değmemişti. Kayalıklarda dinlenen Tepeli Karabataklara, kıyısında yüzen Akdeniz Fokları’na tüm güzelliğiyle ev sahipliği yapıyordu Ege.

Birkaç vakit sonra ise yol, bu kez Kars’a düşmüştü. 7 Ekim 1924 günü Sarıkamış’a geldiğinde, yüzlerce insan meydanda onu karşılıyor, büyük liderlerinin yüzünü görmeye çalışıyordu. Aynı saatlerde ise, şehrin yanı başındaki Boz ayı ailesi, soğuk geçecek kış günlerine hazırlık yapmak ile meşgul oluyordu.

Kış ortasında ise bu kez rota Doğu Akdeniz kıyılarına doğruydu. Yol üzerinde önce Konya’ya uğramıştı. Sonu yokmuş gibi duran bozkırların arasında yolculuk ederken, Toy sürüleri yolda kaçışıyor, bağırtlaklar büyük gruplar halinde uçuşuyordu.

13 Ocak 1925 günü Hatay Dörtyol’a vardı. Siyasi gündem oldukça yorucu, halkın sevgisi ise pek bir yoğundu. Aynı vakitlerde ise, biraz güneydeki Amik gölünde, Yılanboyun kuşları, 50 yıl sonra başlarına geleceklerden habersiz, bereketli sularda balık avlamaya çabalıyordu.

Birkaç yıl sonra bu kez yolculuk Tekirdağ’a oldu. Boğaz’dan başlayan geniş meşe ormanları tüm Trakya’yı kaplıyordu. Aşağıda geçip giden otomobile şüpheli gözlerle bakan bir Şah Kartal ise, orman kenarındaki düzlüklerde yavrusu için besin bulmaya çabalıyordu.

Geçen birkaç yılın ardından ilk Ege yolculuğunu ise Aydın’a yapıyordu. 3 Şubat 1931 günü şehre geldiğinde, ahalinin sevinç çığlıkları arasında, gaipten gelen tüfek sesleri dikkatlerden kaçıyordu. Aynı dakikalarda, dağların yamaçlarında pusuya yatmış duran Hasan Bele, kendisine yeni bir manto yapmak gayesiyle eli tetikte, önünden geçecek Anadolu Leoparı’nı bekliyordu.

Sonraki yıllarda Mersin’den Trabzon’a, İstanbul’dan Diyarbakır’a kadar onlarca seyahat gerçekleştirdi. Gittiği her şehirde, halkla buluşuyor, onların dertlerini dinliyor, gözlemler yapıyordu. Yaptığı her bir seyahatte ise Anadolu’nun doğası ona eşlik ediyor, doğadaki her bir canlı bu yolculuklarına gizli gizli tanıklık ediyordu.

Ama her yolculuk, bir sona varmalıydı. 23 Haziran 1938 günü İstanbul’a geldiğinde, Anadolu’yu bir daha göremeyeceğini bilmiyordu. Pek sevdiği Savarona yatı, Dolmabahçe Sarayı’ndaki penceresinin önünde demirlemiş bekliyordu. Boğazı boylu boyunca uçup giden yelkovanlar, pencereden bakan o yaşlı gözlere davetkâr şekilde bakıyordu.

İşte o zaman, o mavi gözler için yeni bir yolculuk başlamıştı.

Bay-kuş: Bir Anadolu Hikayesi (Türkiye’nin Baykuş Rehberi)

Baharın ilk günleriydi. Toprak kışın yorgunluğunu henüz atmamıştı. Ağaçlar yeşermemiş, dağlardaki karlar erimemişti. Evlerin bacalarından sobanın dumanı hala tütüyordu.

Karşıki evde telaş vardı birkaç gündür. Köyün en yaşlılarından koca emmi ölüm döşeğindeydi de, vaktini bekliyordu. O sırada da bütün köy gelip, bir helallik almaya çabalıyordu. Çok geçmedi, akşamına haberi geldi. Koca emmi göçüp gitmişti.

Eve girip çıkanların telaşı azaldı ama sayısı artmaya devam etti. Evin dört köşesinde kandiller yanıyor, dualar okunuyordu. Bahçeyi dolduranlar, Koca emmiyle olan hikâyelerini anlatıyorlardı birbirlerine.

Karşı ki tepeden bakan iki göz, sonu yokmuş gibi gözüken karanlıkta sadece cenaze evinin ışıklarını görebilir, çok derinlerden de dua seslerini işitebilirdi. Yaşayan her canlının odağı, artık yaşamayanın üzerindeydi.

Dedemin yanına öylece kıvrılmış oturan ben, kandilin etrafında uçuşan böceklere bakıyordum o sıra. Konuşulanlar, anlayamayacağım kadar uzak konulardı benim için. Altına işememeyi yeni öğrenmiş bir çocuk için, bu saatte hala uyanık olmak bile büyük bir mucizeydi.

Kandilin ışığına öylece dalmıştım ki, çatının köşesine bir şey konuverdi. Ya çok sessizdi ya da onca konuşma gürültüsü içerisinde sesini duymak mümkün değildi. Korktum. Dedemin kolunu çekiştirdim ama pek kulak asmadı bana. Görebildiğim sadece bir gölgeydi. Hala orda olduğundan bile emin değildim. Birkaç dakika geçmedi, kandilin önünden gördüğüm böceklerden çok daha büyük bir şey bir an geçti gitti. Sonra bir kez daha, ve bir kez daha, Her gelişinde uçuşan sinekler biraz kaçışıyor, sonra hemen yine kandilin etrafına toplanıyorlardı. Sonra anladım ki, neyse o uçan sinekleri böcekleri yiyordu bir bir. Çok merak etmiştim, dedemin kolunu bu kez daha ısrarla çekiştirmeye başladım. Dayanamadı, döndü baktı;

  • Ne var torun dedi,
  • Uçan bir şey var kocaman şurada dedim.
  • Ah geldi demek mendebur dedi, almış cenazenin kokusunu, hemen üşüşmüş.
  • “O ne ki dede”, diye sordum.
  • “Ne olacak, uğursuz baykuş” dedi!

İşte tüm hikaye böyle başladı. Bu baykuşlar neden uğursuz yahu diyenler, altında yatan hikayeyi hep merak ettiler. Yalan mıdır gerçek midir hiçbir zaman bilinmez ama, köy yerindeki cenaze evi hikayesi anlatıldı durdu. Cenazenin kokusunu alır bu kuş, nerede ölü varsa, çıkar gelir, uğursuz hayvan denildi.

Adı çıkmış 9’a inmez 8’e misali, yapışmıştı bir kere yakasına uğursuz damgası. Nerede görülse, hep kovalandı, hırpalandı. Bazen hırsını alamayan bir cahilin tüfeğine hedef oldu, bazen ev çatısına koyduğu yavrularını “bahar temizliği” uğruna kaybetti.

Oysa ki tek bir derdi vardı; o kandilin etrafına toplanan böcekleri afiyetle yemek, belki 3-5’ini de yavrularına götürmek. Kimseye zararı yoktu, cenaze nedir, insan nedir, uğursuz olmak nedir hiçbir fikri yoktu. Olsa olsa şanssız olurdu adı, o da suç değildi ya.

Popüler kültür olmasaydı pek bir haberimiz olmazdı gibi geliyor bana. Bu kadar nefret edilen bir kuş, nasıl olacaktı da herkesin sevdiği bir kuş haline gelecekti. Kuş olmasından öte bir ikon haline dönüşecekti?!

Baykuşlar, geceleri aktif olan yırtıcı kuşlar. Biz insanlar gibi gündüzleri aktif olan canlılar için oldukça gizemli hayvanlar. Avlanma, eş bulma, göç vs. yaşamsal faaliyetlerinin büyük bir kısmını geceleri gerçekleştiriyor. Bizler yataklarımıza girdiğimizde, onlar için hayat daha yeni başlıyor.

Geceleri geçen bir yaşam, bu yaşama adapte olma zorunluluğu doğurmuş. Hem davranışları hem de vücut yapıları diğer kuşlardan çok farklı özellikler kazanmış.

Baykuşları özel kılan şeyler, kafa yapısına gizlenmiş. Diğer kuşların aksine, baykuşların gözleri kafanın sağında ve solunda şeklinde değil, ikisi de yan yana ve öne doğru bakar şekilde evrilmiş. Sağa sola bakmak noktasında oluşan handikabı da boynunu 270 dereceye kadar döndürebilmesiyle kapatmış. Bu sayede, çok geniş bir alanı, vücudunu çevirmeden tarayabiliyor.

Olaya böyle baktığımız zaman, bu adaptasyon ve gözlerin yapısı, ne kadar da keskin gözleri vardır bu kuşların gibisinden bir algı doğuruyor olabilir. Ama yanlış bir algıya kapılmış oluruz. Baykuşlar yan yana duran iki kocaman göze, her tarafa dönebilen bir boyna sahip olsa da, bu adaptasyonun temel sebebi gözler değil.  Baykuşları özel kılan şey, kulakları.

Kulakların nerede olduğunu tahmin edebilir misiniz? Bunlar mı yoksa? Hiç sanmıyorum!

Geceleri avlanan bir canlı için, duymak görmekten daha üstün bir duyu olmaya başlıyor. Baykuşlar bu duyularını çok iyi kullanabilen canlılar. Kulakları, gözlerinin hemen sağında ve solunda tüylerinin altına gizlenmiş bir şekilde bulunuyor. Bu kulaklar, alışılmışın dışında asimetrik bir yapıya sahipler. Bu sayede farklı yönlerden gelen sesleri yakalayabiliyorlar. Yüzlerinin yapısı da, işitme yeteneklerini güçlendirir bir şekil almış. Baykuşların tamamı, diğer kuşların aksine daha yatsı, tabaksı bir yüze sahipler. Bu yüzü bir çanak anten gibi kullanıyorlar. Kafalarını çevirdikleri yöndeki ses dalgalarını toplayıp, odaklayabiliyorlar. Böylece çok daha iyi bir şekilde duyabiliyorlar. Ve tabiî ki daha iyi bir duyma, daha iyi bir av anlamına geliyor!

Dünya üzerinde 200’den fazla baykuş türü bulunuyor. Türkiye’de ise 10 tür baykuş gözlemlenebiliyor. Her bir tür üzerine uzun uzun konuşulabilir ama şöyle bir özet geçsek şimdilik yeterli olur sanırım.

İlk türümüz Puhu. Baykuşlarla özdeşleşmiş o klasik pu-huu sesinin de sahibi. Dünya’daki en iri baykuşlardan biri. Çoğunlukla sarp kayalıklarda, insanlardan oldukça uzak yerlerde yaşamını sürdürüyor. Doğal ortamlarında gözlemlenmesi zor bir tür.

Diğer türümüz Balık Baykuşu. Güney Asya ve Hindistan’da geniş bir yayılım gösterse de, hala neden olduğunu anlayamadığım şekilde Türkiye’de de yaşıyor. Toroslar’da çok sınırlı birkaç alanda, sınırlı sayıda yaşamını sürdürüyor. Dere ve nehir yataklarından yakaladığı balıklarla besleniyor. Fazlasıyla gizem dolu bir kuş.

3.türümüz Paçalı Baykuş. Türkiye’de yaşadığını önceleri sadece sesini duyarak tespit ettiğimiz bu türün, ancak 2010 yılında ilk fotoğrafı çekilebildi. Oldukça küçük boyutları olan ve çok sınırlı bir alanda dağılım gösteren bir tür. Türkiye’de gözlemlenmesi en zor baykuş türü diyebiliriz.

Diğer iki türümüz Kulaklı Orman Baykuşu ve Kır Baykuşu. Kulaklı Orman Baykuşu, nispeten yaygın bir baykuş türüyken, Kır Baykuşu sadece kış aylarında gözlemlenebilen göçmen bir tür. Birbirleriyle yakın akrabalar.

En çok bilinen baykuşlardan biri Peçeli Baykuş. Diğer türlerin aksine, daha açık renkli tüy yapısı ve kalp şeklinde yüz ifadesiyle, eminim size de hemen tanıdık gelmiştir. Dünya çapında en geniş yayılım gösteren baykuşlardan biri, bu yüzdendir ki popüler kültürde kendisine fazlasıyla yer buluyor.

Diğer yaygın türlerimiz ise Alaca Baykuş ve Kukumav. Alaca Baykuştan daha önce bahsetmiştim biraz, şu katil baykuş hikayesinde. Parklarda, bahçelerde, korularda gözlemlenebilen türlerden. Tabi yerini biliyorsanız!  Kamuflaj konusunda oldukça başarılı. Aynı Puhu’da olduğu gibi, bunun sesi de filmlerde dizilerde baykuş sesi lazım olduğunda kullanılıyor.

Kukumav ise kendini en rahat gösteren baykuş türü. İnsan yerleşimlerine yakın yerlerde yaşıyor. Hatta çoğu kez, evlerin çatılarına, bacalarına yuva yapıyor; gündüzleri çatılarda, elektrik direklerinin üzerinde dinleniyor. Diğer baykuş türlerinin aksine gündüzleri de aktif olan bir tür. Özellikle kırsal bölgelerde gündüzleri avlanırken görme şansınız var.

Son iki türümüz ise İshakkuşları. Türkiye’de gözlemlenen baykuşların en küçüklerinden. Birbirlerine oldukça benzeyen bu iki türün, ikisi de göçmen. İshakkuşu Türkiye’nin hemen hemen tamamında görülebilirken, Çizgili İshakkuşu Güneydoğu Anadolu bölgesinde çok sınırlı bir alanda dağılım gösteriyor.

Şimdi durup baktığınızda, anlattığım türlerden hiç tanıdık gelen oldu mu? Yoksa bu anlattıklarım sadece bilgi yığınından mı ibaret? Çok da önemli değil, kimin ne olduğu,  baykuş olsun da yeter mi?

Sanırım öyle.

Çünkü pek de önemi yok hayatımızda baykuşların. Sadece baykuşların değil, diğer tüm kuşların. Bir ikon olarak yer alması yeter. Çantalara, kolyelere süsleme olsun; filmlere dizilere korku malzemesi olsun yeter. Kafelerde falan süs eşyası olsun, evlerde evcil hayvan diye besleyelim. Aman kim takar Allahın baykuşunu. Kuş işte. Zaten uğursuz da bir hayvan, böyle böyle popüler yaparız belki!

Türkiye’de her yıl onlarca baykuş, sebepsiz yere öldürülüyor. Vuruluyor, zehirleniyor, yuvaları bozulup, yavrularına el konuluyor. Haber alabildiğimiz küçücük bir yüzdede bunlar olurken, geri kalan yerlerde nasıl bir dram yaşanıyor fikrimiz bile olmuyor.

Antik Yunan’dan Roma’ya, Asya’dan Amerika’ya kadar baykuşlar kötü ruhları uzaklaştıran, umudun, cesaretin sembolü olarak görülürken, bizde sözde ölümle anılıyor.

Ölümle özdeşleşen tek bir canlı var bu gezegende, haberin yok!

Dodo Da Uçar!

Kuş olmak, uçmayı gerektirir değil mi? Uçmayı, uzak diyarlara göç etmeyi, dünyaya yukarıdan bakabilmeyi gerektirir. Zaten bu değil midir bizleri de cezbeden? Bir kuş gibi uçabilmek, ayaklarımızla gidemediğimiz yerlere uçarak gitmek. Balonlar, uçaklar, helikopterler yapmadık mı bunun uğruna? Kuşlara özendik durduk da onlar gibi olmak istemedik mi?

O halde kuş olmak uçmak demektir.

Peki, her kuş uçar mı?

Kuş olup da uçamamak nasıl mümkün olabilir?

Kuşu kuş yapan uçabilmesi değil midir? Uçamayan kuşa, kuş der miyiz?

Dünyanın dört bir köşesinde, çöllerden, kutuplara, nehirlerden, okyanuslara, dağların doruklarından, derin vadilere kadar ulaşabilen, akıl almaz canlılar bu kuşlar. Tanımlayabildiğimiz 10 binden fazla kuş türü var ve daha önceleri de söylediğim gibi her an yeni birileri de keşfediliyor.

Kuşlar hakkında bildiğimiz en büyük ortak özellik ise sanırım uçabiliyor olmaları. Aynı biz insanlarda olduğu gibi onların da hareket etmeye ihtiyaçları var. Yaşamsal faaliyetlerini gerçekleştirmelerini sağlayan en önemli işlev belki de.

Ama aynı şekilde, bu faaliyetlerini gerçekleştirmek için uçmaya ihtiyaç duymayan kuşlar da var. Bu kuşlar ya uçmayı tercih etmiyorlar ya da gerçekten uçamıyorlar.

Uçmayı tercih etmemek, uçamamaktan farklı bir durum. Yaşadıkları yerlerde, yürüyerek ya da yüzerek de yaşamsal faaliyetlerini yerine getirebilen kuş türleri, teknik olarak uçabiliyor olmalarına rağmen, çok nadir şekilde yerden havalanıyorlar. Dünya üzerinde özellikle yağmur ormanlarının zemininde yaşayan kuşlarda bu davranışı gözlemlerken, Türkiye’deki en güzel örnekler, tavuksu kuşlar. Keklikler, dağ tavukları, dağ horozları ihtiyaç duymadıkları sürece uçmaktansa yürüyerek, hoplayarak zıplayarak hareket etmeyi tercih ediyorlar. Benim en sevdiğim türlerden Urkeklik de tam da öyle bir tür. Yüksek rakımlı kayalık yamaçlarda yaşayan ve Türkiye’de çok sınırlı bir alanda dağılım gösteren bu kuşumuz, nadiren uçuyor, kayalıklar üzerinde oradan oraya zıplayarak besinini arıyor.

Gerçekten uçamamak meselesi ise bambaşka bir konu. Geçmişte bir yerlerde, bu kuşlar da uçmayı tercih etmeyerek başlamış olabilirler bu yolculuklarına ama geldiğimiz noktada uçma yetilerini tamamen kaybetmiş durumdalar.

Diğer tüm kuşlarda olduğu gibi, uçamayan kuşların da kanadı var ya da kanat kalıntıları. Ama Darwin amcanın da dediği gibi, kullanma kullanma ne olacak bu kanat, körelecek elbette. Aradan geçen sayısız neslin ardından, uçmak amacıyla kullanılan kanatlar başka amaçlara hizmet eder hale gelmiş.

Örneğin Penguenler. Uçamayan kuş deyince akla gelen ilk türler. Herkesin pek sevdiği bu sevimli kuşlar, kanatlarını uçmak amacıyla kullanmaktansa, bir yüzgeç gibi kullanmaya başlamışlar. Yüzme konusunda tam bir usta haline gelmişler. Sualtında ortalama 10 km/s hızla hareket edebiliyorlar. Ki bir insanın ortalama yürüme hızının 2 katına denk geliyor. Bu sayede su altında avlarına çok daha hızlı bir şekilde yaklaşabiliyor ve besinlerini yakalıyorlar. Sonuçta tüm mesele karın doyurmak!

Diğer örnek ise Devekuşları. Bu kuşlar da, uçmaktansa koşmayı tercih eden hayvanlar. 150 kilograma varan ağırlıkları ve 3 metreye ulaşan boylarıyla dünya üzerindeki en büyük kuşlar. Böylesi bir bedeni uçurmak için çok büyük kanatlara ihtiyaç olurdu sanırım. Aksine devekuşlarının çok küçük kanatları ama çok güçlü ve uzun bacakları var. Bu sayede tüm yaşamsal faaliyetlerini yürüyerek gerçekleştirebiliyorlar. Avcılardan kaçmak için de bu bacaklarını kullanarak çok hızlı şekilde uzun süre koşabiliyor.

Tüm bu uçmama meselesinin bir sebebi var elbette! Yaşadığı alan ve beslenme biçimi önemli sebeplerden ama en önemlisi bu kuşların uçarak kaçmaları gereken bir düşmanları yok! Düşman yoksa uçmaya da gerek yok.

Uçamayan kuşların büyük bir kısmı, insan yerleşiminin olmadığı adalarda yaşıyor yani yaşıyor-muş. Küçük tropik adalarda kendi halinde yerde beslenerek yaşamını süren ya da kutup bölgelerindeki kayalıklarda yaşayıp, denizde yüzerek balık avlayan kuşlar uçmaya ihtiyaç duymamışlar. Yeterince güvenli yerlerdelermiş.  

Ta ki insanlık pusula diye bir şey icat edip, gemilere atlayarak coğrafi keşifler adı altında dünyayı istila etmeye başlayana kadar. O okyanus senin, şu adalar benim deyip adım atılmadık yer bırakmayan insanlık, attığı her adımda da etrafına ölüm saçmış.

Utanılacak çok şey var ama bugün sizlerle paylaşmak istediğim iki kuş var. Günümüz dünyasının var olmaya başladığı o ilk günlerde büyük bir yıkımla karşı karşıya kalan ve geri döndürülemez şekilde tükenip giden iki yoldaş.

Dodo! İkonik kuşların en bilineni, yıkımın ilk kurbanlarından. Hint Okyanusu’ndaki Mauritius adalarında yaşayan bu uçamayan kuş türümüz, aslında güvercinlerle oldukça yakın akraba bir tür. 1600’lü yıllara kadar mutlu mesut yaşamını sürerken, ilk insanların adalara gelmesiyle birlikte ciddi şekilde sarsılmaya başlamış.

Adada bu kuşlara karşı bir tehdit olmayışı, insanlar geldiği zaman onlara korkusuzca yaklaşmalarına sebep olmuş. Ayaklarının dibinde tavuk gibi dolanan Dodoları gören insanlık yahu biz bunları yeriz diyerek, 3-5 kesmeye başlamışlar, denizcilerin karnını doyurmuşlar. Sonraları, gemilere doldurup Avrupa’ya göndermek istemişler ama yolda birçoğu telef olmuş.

Yetmemiş, adalara geldiklerinde yanlarında domuzdur, köpektir, kedidir ne kadar evcil hayvan varsa yanlarında getirmişler. Getirdikleri bu hayvanlar, ya dodoların yuvalarına zarar vermiş, ya da doğrudan hayvanlara saldırmış. Yapılan çalışmalarda, insanlar gelmeden de, Dodoların nispeten az sayılarda olduğu düşünülüyormuş ama 1598’de ilk kez keşfedilmesinden sadece 64 yıl sonra Dodoların soyu tükenmiş.

İşin ilginç yanı, Dodo’nun gerçekte nasıl göründüğü hakkında bir bilgimiz bile yok. Hepimiz Dodo’yu bu şekli şemaliyle biliyoruz, şişman, tavuksu bir kuş. Ama gerçek bir Dodo’nun doldurulmuş bir örneği günümüze ulaşamamış durumda. Kullanılan bu modeller, maketler, resimler büyük oranda hatıra yazılarında anlatılan, kemik kalıntıları ve birkaç çizim ile oluşturulmuş.

Diğer yüz karası türümüz ise Büyük Alk. Kuzey Kutup Denizi bölgesindeki kayalık yamaçlarda ve ıssız adalarda yaşayan bu kuş, Dodoların aksine insanlarla daha eski bir geçmişe sahip. Yaklaşık 100bin yıl öncesine dayanan mağara kalıntılarında, Neandertal adı verilen soyu tükenmiş insan akrabalarımızın Büyük Alk kuşunu bol bol yediğini keşfetmişiz. Uçamıyor oluşu ve kolay avlanabiliyor olması sebebiyle, ana besin kaynağı olarak görülmüş.  Ama yine de Büyük Alklerin soyunu tükenmesi Neandertal’in suçu değil. İşin cıvkını çıkaran yine Homo sapiens olmuş.

İlk ciddi tehdit yine 1600’lü yıllarda başlamış. Önceleri tüylerinden yastık yapmak ve derisinden pelerin yapmak için avlanmış. Sonraları Avrupa’da artan yumurta koleksiyonculuğu sevdası yüzünden, yuvalardaki yumurtalar toplanmaya başlanmış. Bu da aslında sonun başlangıcı olmuş. Üreme kolonileri zarar gören Büyük Alk, ciddi bir azalma yaşamış. 1852 yılına gelindiğinde ise, son birey Kanada açıklarındaki bir adada görülmüş ve Büyük Alk soyu tamamiyle tükenmiş.

Farklı müzelerde 78 tane doldurulmuş müze örneği bulunan Büyük Alk ile ilgili şuan ki tartışma konusuysa bambaşka: DNA’sını kullanıp tekrardan diriltelim mi bu kuşu?

İnsanlığın yarattığı yıkımdan etkilenen sadece Dodo ve Büyük Alk değil elbette. Kuşu, kelebeği, memelisi, sürüngeni, balığı, mantarı, ağacı, böceği, çiçeği, binlercesi bu yıkımdan payını aldı ya da almaya devam ediyor. Kapıları öyle sıkı kapatıyoruz ki, kaçabilecekleri tek bir açıklık bırakmıyoruz bu yıkımdan. Kendi yarattığımız cehennemde, onları da beraberinde dibe doğru çekiyoruz.

Ama şundan eminim ki, Dodo da Büyük Alk de, günün birinde insan gibi bir canlının çıkıp geleceğini bilselerdi, kanatlanıp uçmanın yollarını ararlardı!

100 Yıl Yaşayan Karga (Kuşlar Kaç Yıl Yaşar?)

Ya sen şimdi onu bunu bırak da, bu kargalar yüzyıl yaşıyor diyorlar, ne diyorsun? diye beni her gördüğünde soruyu hemen kitleyen sevgili kuş meraklılarının sorusuna ışık tutmak için karşınızdayım.

Bakalım, gerçekten de bu kargalar yüzyıl yaşıyor muymuş?

Evrendeki her şeyin bir ömrü var şüphesiz. Doğum ile ölüm arasında geçen o kocaman bilinmezlik. Bazısı için saniyelerden ibaret bir ömür, bazısı için milyarlarca yıldan. Gözün göremediği organizmalar da yaşıyor doğumu ve ölümü, gökyüzünü dolduran her bir yıldız da.

Öyle ya da böyle, başlangıcı olan her şey bir sona ulaşıyor.

İnsan da diğer her varlık gibi yaşıyor bu ömrü. Bazısı doğum ile ölümü aynı anda yaşıyor, bazısı bir asır deviriyor da ölüm gelsin diye bekliyor. İnsanı diğerlerinden ayıran ise; ölmeme isteği.

Ölümün korkusundan olsa gerek, insanlık oldum olası ölmemenin yollarını arıyor. Ömrünü uzatmaya, yaşlanmamaya çabalıyor. Hastalıkları tedavi ediyor, ölümüne sebep olacak tehditleri ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bir yandan ölmemek için uğraşırken, diğer yanda acımadan öldürebiliyor ama bu ayrı mevzu.

Sanırım bu ölmeme isteği, uzun ömürlü canlıları gördüğü zaman bir kıskançlık hissi doğuruyor. Kendisinden hiç de akıllı olmayan bir canlının, çok daha uzun yaşadığını görünce kendine hayıflanıyor.

Bu zihniyetin sonucu olsa gerek birileri atmış ortaya lafı: “kargalar yüzyıl yaşıyormuş biliyor musun, 1.dünya savaşını gören karga varmış hatta oturup anılarını anlatıyormuş” falan filan.

Yok artık,  Şu işi bir açıklığa kavuşturalım: cevap veriyorum….. biraz daha anlatayım!

Bilim insanları, on yıllardır canlıların ömürlerinin ne kadar olduğunu anlamak için dünyanın dört bir köşesinde çalışmalar yapıyorlar. Gerçekten de çok ilginç yaşam süreleri tespit ediyorlar.

Ben bu hikayede, sadece omurgalı hayvanların, çoğunlukla da kuşların ömürlerinden bahsedeceğim ama merak edenler, ABD’deki 10 bin yaşındaki ağaçları, kendini sürekli yenileyen bakterileri mutlaka araştırmalı. İnanılmaz keşifler var.

Doğal ortamlarında canlılar ne zaman doğduğu, ne zaman öldüğünü tespit edecek bir teknik geliştiremediğimiz vakitlerde, onları tutsak ederek yaşam sürelerini öğrenebilmişiz. Örneğin bir Asya filinin 80-90 yıl yaşayabildiğini, Macaw türü papağanların 80-100 yıl ömrünün olduğunu, hatta Galapagos kaplumbağalarının 190 yıl yaşadığını tespit etmişiz. Ama bunların hepsi, insanların gözetiminde ve bakımında geçen bir ömür olmuş. Ve sadece birkaç bireyle sınırlı kalmış.

Doğal ortamlarında ise, işler biraz değişiyor.

Doğadaki milyonlarca canlı arasında, belli bir bireyin kaç yıl yaşadığını tespit etmek hiç de kolay bir şey değil. Kocaman bir flamingo sürüsü düşünelim örneğin. Birbirinin aynısı, binlerce kuş oradan oraya dolanarak besleniyor, uçuyor, gidiyor geliyor. Tek bir bireyi, diğerlerinden nasıl ayırt edeceğiz de yaşını öğreneceğiz?

Bu sorunun çözümünü, kuşları halkalamakta bulmuşlar. Yani bacaklarına halkalar takmışlar ya da kanatlarına etiket yerleştirmişler. Teknoloji geliştikçe de yerini uydu vericileri almaya başlıyor. Bu sayede aslında onlara birer kimlik verilmiş oluyor.

Kuşların halkalanması meselesi, yüzyıldan daha eski bir geçmişe sahip ama sistematik şekilde gerçekleştirilen çalışmaların meyvelerini ancak 1950’li yıllarda yapılan çalışmalardan itibaren almaya başlıyoruz.

Wisdom isimli dişi bir Laysan Albatrosu bu çalışmaların ilk meyvesi. 1956 yılında, Büyük Okyanus’daki Midway Adasında halkalanan Wisdom, o yıllarda yaklaşık 5 yaşındaymış. Yetişkinliğe ulaşana kadar geçen süreyi, tüy desenlenmesi sayesinde büyük oranda tespit edebiliyoruz. Aradan geçen yılların ardından, Wisdom aynı adaya sayısız kez gelmiş ve gelmeye devam ediyor. Normalde yetişkin bireyler her iki yılda bir yumurta bırakıyor ama Wisdom 2006 yılından bu yana da her yıl başarılı bir şekilde ürüyor. Bugüne kadar 30-35 yavru yetiştirdiği tahmin ediliyor. Halkalama çalışması sayesinde Wisdom’ın şuan en azından 68 yaşında olduğunu biliyoruz.

Albatroslar gibi uzun yaşamları olan diğer kuşlar da çoğunlukla denizlerle içli dışlı olan kuşlar. Martılar, karabataklar, yelkovanlar, ördekler, kazlar uzun sayılabilecek bir ömre sahip oluyorlar.

Örneğin bizdeki Yelkovan kuşunun çok yakın akrabası Atlantik Yelkovanı, halkalandıktan 50 yıl 11 ay sonra tekrardan yakalanmış. Kontrolleri yapıldıktan sonra doğaya geri salınmış. Eğer Nisan 2017’den beri başına bir aksilik gelmediyse hala Atlas Okyanusunda kanat çırpıyor olabilir.

Benzer şekilde Fulmar yani Kutup Fırtınakuşu. İngiltere’deki ürediği kayalıklarda, 43 yıl 11 ay sonra tekrardan gözlemlenmiş. Son görüldüğünden bu yana başına bir iş gelmediyse o da pek sağlıklı yaşamaya devam ediyor.

45 yıl 3 aylık Tepeli Patka, yine 45 yıllık Denizpapağanı, 40 yıl 11 aylık Küçük Tarlakazı, 39 yıllık Leylek, 37 yıl 6 aylık Gri Balıkçıl ve 32 yıl 1 aylık Karabatak da diğer uzun yıllar yaşamış kuşlardan. Ama bunlar diğerlerinden farklı şekilde, ölü olarak bulunmuş durumdalar. Yani bir nevi tespit edebildiğimiz kadarıyla kendi türlerinin en uzun yaşamlarını sürdüler.

Bahsettiğim bu türleri, diğer kuşlardan ayıran iki şey var: Birincisi yaşadıkları alanlar, insanlardan ve diğer yırtıcı canlılardan nispeten uzak habitatlar. İkinci olarak ise, vücut yapıları büyük canlılar. Av olma ihtimalinin azalması ve boyutların büyümesi, yaşam sürelerinin daha uzun olmasına sebep oluyor.

Aksi durumda da daha küçük bir beden ve avcılarla daha fazla etkileşim yaşam süresini kısaltıyor. Özellikle küçük ötücü kuşlar, yani serçeler, kırlangıçlar, ispinozlar, örümcekkuşları gibi canlıların ortalama ömürleri 5-10 yılla sınırlı. Tabi ki onlarda da birkaç uç örnek var ama genel anlamda, daha kısa bir ömre sahipler.

Gelelim yüzyıl yaşayan karga meselesine.. Nerde kalmıştık!

Kargalar yüzyıl yaşar mı?

Hayallerinizi yıkmak istemem ama cevabım hayır, kargalar yüzyıl yaşamazlar!

Diğer kuşlarda olduğu gibi, kargalar da halkalama çalışmalarında yer almışlar. Ve yapılan bu çalışmalar sonucunda yüzyıl yaşayan bir karga tespit edilmemiş. Hatta aksine, kargalar da küçük ötücü kuşlar gibi nispeten kısa bir ömre sahipler.

En sık karşılaştığımız karga türlerinden Saksağan 21 yıl 8 ay, Küçük Karga 20 yıl 4, Ekin Kargası, 22 yıl 11 ay ve Leş Kargası 19 yıl 2 aylık maksimum yaşla tespit edilmiş.

Özellikle bu karga yüzyıl yaşar efsanesinin ortaya çıkmasına sebep olan türün Kuzgun olduğunu düşünerek de onu sona bıraktım. Korku filmlerinin vazgeçilmez aktörü, ölümün habercisi vs. gibi zırvalara konu olan Kuzgun, en bilindik karga figürlerinden biri.  Diğer kargalara oranla oldukça büyük ve güçlü bir vücut yapısı olmasına rağmen, Kuzgunlar bile yüzyıl yaşamıyor. Doğal ortamında tespit edilen en yaşlı Kuzgun 23 yıl 3 aylık olarak tespit edilebilmiş.

Bu efsaneyi destekleyebilecek en zorlama örnek,  esaret altında beslenen Tata isimli bir karga olabilir. 2006 yılında ölen bu karga, sahibine göre 59 yaşındaydı. Ama bilimsel herhangi bir kayıt olmadığı için hiçbir zaman dikkate alınmadı, emin olunamadı.

Sözün özü, evrendeki her varlık er ya da geç bir sona ulaşıyor.

Önemli olan o günün gelişinden korkmak değil,

O gelene kadar huzur dolu günler için çaba harcamak.

Gerisi bir kuş kanadında, ufak bir rüzgar…

Kamuflaj Sanatı

Harry Potter kitaplarının yazarı J.K. Rowling, görünmezlik pelerini gibi bir objeyi hikayeye yerleştirirken, sanırım çocukluk günlerinde kurduğu hayallerini, bizim gibi okuyucularıyla paylaşmak istemişti.

Çünkü bu hayali sadece o kurmuyordu. Görünmez olmak, hepimizin çocukluk günlerine ait bir hayaldi. Kimsenin bizi görmeden yapacaklarımız üzerine, hepimiz kafa yormuştuk eminim. Gizlice gireceğimiz yerleri, görmek istediğimiz kişileri hepimiz gayet iyi biliyorduk.

Hayallerle sınırlı kalmadı ama görünmez olmak isteği. İnsanlık için bir tutku oldu görünmezlik, aynı uçmak gibi. Çocukluk günlerinin bu masum isteği, masumiyetini yitirmişti artık.

Görünmez olmak büyük bir silahtı, üstünlük sağlıyordu. Mutlaka ele geçirilmeliydi, düşman çoktu.

Beceremedi. Ne denediyse olmadı. Bedenini ortadan kaldıramıyordu bir türlü.

Doğada buldu çözümü. Burnunun ucunda saklanan canlıları nasıl olur da fark edemez onu anladı önce.  Bedeni ortadan kaldırmak değildi görünmez olmak, çok iyi gizlenebilmekti.

Renk değiştiren bukalemunları fark etti. Ağaç gövdesine saklanmış güveleri, yaprak şeklindeki kelebekleri gördü.

Daha çok araştırdı, daha çok öğrendi.

Sonunda saklanmayı, gizlenmeyi, kamufle olmayı öğrendi doğadan.

Elindeydi sonunda. Görünmez olmak kadar etkili olamazdı ama işini görüyordu sonuçta. Askerlerine bulunduğu coğrafyaya uygun renk ve desenlerde kıyafetler giydirdi. Tanklarını kapladı, uçaklarını boyadı.

Sonra döndü, silahını ateşledi.

Öğretmeni doğaya, daha fazla ihtiyacı yoktu ne de olsa.

Kamuflaj yani görünmeme sanatı. Av, avcı ya da bitki fark etmez, doğadaki hemen hemen her canlının küçük ya da büyük ölçekte uyguladığı bir sanat. Kocaman ormandaki, tek bir ağaç gibi fark edilmemek de olabilir bu sanat, uçsuz bucaksız bir bozkırın ortasında kimseye görünmeden avına yaklaşan bir aslan da.

Canlıların kamuflaj yetenekleri, kamufle olmaya olan ihtiyaçlarıyla doğru orantılı. Hayatta kalmak için ne kadar gizlenmesi gerekiyorsa o kadar iyi adapte olmuş durumdalar. Öyle ki bazı canlıların renk algılarının olmadığını biliyoruz ama buna rağmen vücut renklerini ya da desenlerini bulundukları çevreye uyumlu hale getirebiliyorlar. Yani kamufle olmak, hayatta kalmanın temel şartlarından.

Söz konusu kamuflaj olunca, kuşlar, uyguladıkları inanılmaz tekniklerle bu işin başını çekiyor. Dünya üzerinde kesin sayısı bilinmemekle birlikte 10 binden fazla kuş türünün yaşadığını biliyoruz ve bu türlerin neredeyse tamamı, bulundukları çevreye uyumlu bir kamuflaj özelliği gösteriyorlar.

Kuşların, kamufle olmalarındaki temel amaç, fark edilmemek. Av veya avcı olmaları önemli değil; kamufle oldukları sürece tehditlere karşı daha güvenli hale gelebiliyorlar. Bazı zamanlar gizlenmek için değil de daha fazla görünür hale gelmek için çaba gösterdikleri durumlar da olabiliyor. Örneğin, üreme dönemindeki erkek kuşlar, dişilere kendilerini beğendirmek için parlak ve renkli tüylere sahip oluyorlar. Üremek, hayattan kalmaktan daha önemli olabiliyor yani bazı zamanlarda. Üreme dönemi bittiğinde ise çok dikkat çekmeyen soluk renklere bürünüyorlar. Soğuk kış günlerinde yemek bulmaya çalışırken, av olmamak lazım neticede.

Kuşlar, renk, desen ve duruş olarak özetleyebileceğimiz üç farklı tekniği kullanarak gizlenebiliyor. Bazı türler bu üç tekniğin tamamını kullanıyor, bazıları tek bir yolu tercih ediyor.

Bu teknikleri kullanarak en üst düzeyde başarıyı sağlayan kuş türleri, gececil kuşlar. Bu kuşlar, bir çok kuş türünün aksine, beslenme, çiftleşme, yuva kurma gibi yaşamsal faaliyetlerini geceleri gerçekleştiriyorlar. Durum böyle olunca da gündüz saatlerinde, kimselere görünmek istemiyorlar. Özellikle kargalar ve gündüz yırtıcıları gibi kuşların ağır tacizine maruz kalmaktan kaçınıyorlar. Türkiye’de de gözlemleyebildiğimiz baykuş türleri ve çobanaldatan bu tarz kuşlardan.

Küçük bir baykuş türü olan İshakkuşu, kamuflaj konusunda master yapmış bir türlerden birisi. Her şeyden önce gün boyunca hareketsiz beklediği ağacın gövdesine çok benzer renklere ve desenlere sahip. Sadece bu özellikleriyle bile, bir İshakkuşunu gündüz fark etmek oldukça zor. Ama İshak, bundan biraz daha fazlasını yapıyor. Fark edilme ihtimalini minimuma indirmek için, duruşunu dikleştiriyor, kulak tüylerini kabartıyor. Bu haliyle, orda olduğunu bilen bir göz bile, kuşu bulmakta zorlanıyor. Bence İshakkuşunun kendisi bile bazen orda olduğunu unutuyordur.

Diğer bir tür ise Çobanaldatan. Bu kuşlar da  geceleri aktif oluyor. Gündüzleri ya bir ağaç dalına boylu boyunca uzanarak gizleniyor, ya da yerde yaptığı yuvasının üzerinde kuluçkaya yatıyor. Sahip olduğu renk ve desenleriyle, bulunduğu ortama büyük bir uyum gösteriyor. Bir de üzerine saatlerce hareketsiz duruşu eklenince, bir Çobanaldatan’ı gündüz gözüyle fark etmek ancak şansa kalıyor.

Sadece gece aktif olanlar değil, gündüz hareketli kuşlar da kamuflaja ihtiyaç duyuyorlar. Bu kuşlar genellikle, yumurtalarının üzerinde kuluçkaya yatan dişi bireyler oluyor. Gün boyu yumurtalarını sıcak tutmak ve tehditlere karşı korumak için çabalayan dişi bireyler, aynı zamanda yırtıcı kuşlar için çok açık bir hedef haline geliyorlar. Bütün gün öylece oturup beklemek çok da kolay değil. Bu yüzden dişi kuşlar, erkeklere oranla çok daha soluk renklere ve gösterişsiz tüylere sahipler. Bu sayede, fark edilme ihtimallerini en aza indiriyorlar.

Dişi kuşların gösterdiği bu kamuflaj özelliğini, üzerinde yattıkları yumurtaların sahipleri de göstermek zorunda. Yumurtadan yeni çıkan yavrular, yuvadan uçacakları ana kadar, tehditlere karşı korumasız durumdalar. Ebeveynleri onlar için besin toplarken, onlar yuvada çok hareket etmeden ve dikkat çekmeden beklemek zorundalar. Tıpkı annelerinde olduğu gibi, yavru kuşlar da soluk ve gösterişsiz tüylere sahipler.

Kamuflaj hayat boyu gerekli olan bir ihtiyaç. Gizlenmeden geçen her dakika av olma ihtimali artıyor ya da bir avcı için avı elinden kaçabiliyor. Özellikle deniz ve göl kıyıları, çayırlar, düzlükler gibi saklanacak yerlerin sınırlı olduğu bölgelerde yaşayan kuşlar, kamuflaj yetenekleriyle dikkat çekiyorlar.

Örneğin bir Kocagöz. Bitki örtüsünün çok kısıtlı olduğu coğrafyalarda üreyen bu kuş, yuvasını da doğrudan yere yapıyor. Yumurtaların üzerinde geçen günler boyunca, fark edilmemek en önemli mesele. Bulunduğu yere öylesine uyumlu renk ve desenlere sahip ki, gördüğünüzden emin olduğunuz halde,  aynı yere bir kez daha baktığınızda bulmakta zorlanıyorsunuz.

Gelelim benim en favori kuşlarımdan birine, belki de en favorisine.  İzlediğiniz videolarımın başlarında mutlaka görmüşsünüzdür kendisini. Hatta şuracıkta da duruyor şuan. Kendisi bir Yalıçapkını.

İlk baktığınızda bunun neresi kamufle yahu, baksana hayvan parıl parıl parıldıyor diyebilirsiniz. Açıkcası ben de ilk gördüğümde öyle düşünmüştüm. Sonraları fark ettim ki, aslında müthiş bir kamuflaj yeteneğine sahipmiş.

Yalıçapkınları, genellikle suya doğru eğilmiş bir saz üzerinde tünüyorlar. Oldukça hareketsiz bir biçimde aşağıdaki suyu izliyor ve avlarını belirlemeye çabalıyorlar. Doğru anı bulduklarında ise, amansız bir dalış yapıyor ve uzun gagalarıyla avını yakalıyorlar.

Her şeyden önce yalıçapkınlarının tüyleri, güneş ışığının yoğunluğuna göre farklı tonlara bürünebiliyor. Fotoğraflarda ve videolarda oldukça parlak mavi ve turuncu tüylere sahipmiş gibi görüyoruz ama doğal ortamlarında gözlemlediğiniz de çok daha koyu tonlarda olduğunu farkediyorsunuz. Bu bir avantaj çünkü daha az dikkat çekiyor.

İki zıt renkte olması da ayrı bir avantaj. Kanat üstü, sırtı, kuyruğu ve kafası mavinin çeşitli tonlarındayken, gövdesi turuncu tonlarda. Bu şu anlama geliyor; aşağıdan bakan bir canlı, ki bu durumda yalıçapkının birazdan avlayacağı bir balık, kuşu arkasındaki sazlarla aynı renklerde görüyor.

Aynı şekilde, yalıçapkınına üstten bakan bir canlı, ki bu durumda avcı bir kuş olabilir, yalıçapkınını alttaki suyla benzer renklerde görüyor.

Yani Yalıçapkını ne avına fark ettiriyor kendini, ne de onu avlayacak bir avcıya.

Muhteşem bir kuş, muhteşem bir adaptasyon!

Haydi, kalın sağlıcakla!

Katil Baykuş (Michael Peterson Davası ve Baykuş Teorisi)

Gazetelerin 3.sayfa haberi gibi bir konu var bu hafta sizlere anlatmak istediğim. Oldukça sıradan görünen ama altını eşeledikçe hiç de öyle olmadığını gösteren bir mevzu. Aradan 16 yıl geçmiş olsa da, akıllarda hala soru işaretleri bırakan, bir cinayet meselesi.

9 Aralık 2001 günü, Amerika Birleşik Devletlerinin Kuzey Karolina eyaletinde, 911 acil durum hattına bir arama düştü. Aramayı yapan yazar Michael Peterson’dı. Telefonda, eşi Kathleen’i merdivenlerin dibinde bilinçsiz bir şekilde yatarken bulduğunu, basamaklardan aşağı yuvarlanmış olabileceğini söyledi. Polisler ve ambulans eve geldiğinde Kathleen’in cansız bedenini buldular. Michael olay olduğu sırada evin dışında olduğunu, içeri girdiğinde eşini bulduğunu, olaydan önceki birkaç saatte Kathleen’in çok fazla alkol aldığını ve diazepam adı verilen sakinleştirici ilaçlar kullandığını söyledi.

Olay derinlemesine araştırılmaya başlandı. Kathleen’den alınan kan örneklerinde alkol oranının 0.07 olduğu tespit edildi, yani Michael’ın ifadesindeki çok fazla alkol aldığı bilgisiyle tam anlamıyla örtüşmüyordu.  Yapılan otopside ise 48 yaşındaki kadının, gırtlak kemiğinin kırık olduğu ve kafasının üzerinden boynuna doğru uzanan, hafif ama sert bir cisimle açılmış 7 farklı yaranın olduğu bulundu. Otopsiye göre, kadının ölümünün temel sebebi bu yaralardan kaynaklı kan kaybıydı. Yaralar meydana geldikten yaklaşık 2 saat sonra hayatını kaybetmiş olmalıydı.

Adli tıp uzmanları, olay yerindeki kan izlerinin, merdivenden düşüş sırasında meydana gelmiş olduğunu açıkladılar. Ama polis müfettişleri kafadaki yaraların böyle bir düşüş ile oluşamayacağına karar verdi. Tüm bu olayların tam ortasında duran tek şüpheli ise yazar Michael Peterson’dı. Her ne kadar her fırsatta reddetse de, kısa süre sonracinayetle suçlandı ve yargılanmaya başlandı.

Akıllarda ise hala bu bir kaza mı yoksa bir cinayet mi sorusu dolanıyordu.

Yargı süreci devam ederken, işler karmaşık bir hal almaya başladı. Peterson’ın özel hayatı araştırılmaya başlanınca, medyada daha görünür hale gelmeye ve halkın dikkatini çekmeye başladı. Savcılık, Michael Peterson’ın eşcinsel bir hayat yaşadığını ve askerlik hizmetiyle ilgili yanlış beyanlarda bulunduğunu iddia etti. Eşinin, Michael’ın bu eşcinsel hayatını keşfettiğini ve evliliğini sona erdirmek istediğini ileri sürdü. Ortada ise Kathleen’in mirasçılarına kalacak 1.5 milyon dolarlık bir sigorta tazminatı duruyordu.

10 Ekim 2003 günü mahkeme kararını verdi. Michael Peterson’ı, eşi Kathleen’i planlayarak öldürmek suçundan ömür boyu hapis cezasına çarptırdı.

Herkes bu işin artık kapandığına ve Michael Peterson’ın katil olduğuna ikna olmuştu ki, 2009 yılında kimsenin beklemediği bir iddia ortaya atıldı.  İddianın sahibi Peterson ailesinin komşusu Lawrence Pollard’tı. Dava boyunca toplanan delil listesinde anlam veremediği iki şey gözüne çarpmıştı; birinci küçük bir sedir ağacı iğnesi, diğeri ise mikroskobik baykuş tüyleri!

İddia çok şaşırtıcıydı: Acaba katil, bir baykuş muydu?

“Baykuş Teorisi” olarak bilinen bu iddia, olaya bambaşka bir bakış açısı kazandırıyordu. Teoriye göre, Kathleen eve girmeden önce bir baykuşun saldırısına uğramıştı. Kafasındaki baykuş ayaklarına benzer düzendeki yara izleri ve vücudunda ve elinde bulunan sedir ağacının iğneleri böyle bir saldırı ihtimalini destekliyordu. Merdivendeki kan izlerinin yukarıdan aşağı değil de, aşağıdan yukarıya doğru damlamış olması, ayakkabısının üzerindeki ve bahçe kapısındaki kan izleri, kafasındaki yaraların evin dışında oluşmuş olduğunu ortaya koyuyordu.

İddiayı ortaya atan Pollard ve birkaç kuş bilimcinin araştırmalarına göre, böylesi yaraları meydana getiren ve Kathleen’in ölümüne yol açan bir baykuş olmalıydı. Özellikle de olayın gerçekleştiği Durham bölgesinde yaygın bir şekilde gözlemlenebilen ve insanlara saldırdığı vakaların sıklıkla meydana geldiği, Barred Owl yani Çizgili Baykuştu.

Çizgili Baykuş, Kuzey Amerika’da yayılım gösteren oldukça yaygın bir tür. Türkiye’de gözlemlenen Alaca Baykuş’a hem genetik olarak hem de fiziksel olarak oldukça benziyor. Bu kadar benzer oluşları sanırım davranışlarına da yansımış durumda. Çünkü Alaca Baykuş, ülkemizdeki baykuşlar arasında en saldırgan olanı diyebiliriz. Tabi ki sebepsiz yere değil. Özellikle üreme dönemlerinde, yuvalarındaki yavrularına yaklaşan tehditlere karşı oldukça agresif olabiliyorlar. Genelde saldırdıkları bölge ise kafa ve gözler. Avrupa’da bu kuşlar üzerine yapılan araştırmalar sırasında, birkaç araştırmacının gözlerini kaybettiği acı olaylar var.

Teorinin doğruluğunu ortaya koymak için yapılan araştırmalarda, kuş bilimciler, yaban hayatı uzmanları ve veteriner hekimlerin görüşleri böyle bir saldırının mümkün olabileceğini destekler nitelikteydi. Özellikle Çizgili Baykuşların, kendinden büyük avları yakalayabildiği ve insanlara saldırı vakalarının hiç de nadir bir durum olmadığını ortaya koydular.

Teori, mahkemeye sunuldu ve Michael Petterson’ın suçsuzluğunu ispatı olarak gösterildi. Ama mahkemeiddiayı kabul etmedi ve yeni bir dava açılmadı.

İddia’yı ortaya atanlar ise bu konuda oldukça ısrarcıydılar. Böyle bir saldırının, bir insanı öldürüp öldüremeyeceği üzerine deneyler yapılmaya başlandı.

Yapılan deneylerde, Kathleen Peterson boyutları ve ağırlığında maketlere, Çizgili Baykuş saldırıları canlandırıldı. Kathleen 54 kg ağırlığındaydı ve Çizgili baykuş bir saldırı sırasında 40 km’ye varan bir hızla avına yaklaşabiliyordu. Normal bir av sırasında, baykuş fare boyutlarındaki bir avına, farenin ağırlığının yaklaşık 150 katı bir güçle darbe indiriyordu. Ki bunu bir insan ölçülerinde düşündüğümüzde, yaklaşık 8 tonluk bir güç Kathleen’in kafasına indirilmişti.

Teoriye göre böylesi bir saldırı sonrasında, Kathleen kafasındaki kanamalara rağmen,yaşadığı şok içerisinde, merdivenlerden yukarı çıkmaya başlamış, ama almış olduğu alkol ve sakinleştirici hapların da etkisiyle kontrolünü kaybedip, merdivenlerden yuvarlanmıştı. Yani Kathleen merdivenlerden çıkmayı başarmış ve odasına gidebilmiş olsaydı, ölmemiş olabilirdi.

Mahkeme dava sürecine tekrardan başladı. Baykuş teorisi, Michael Peterson’un suçsuzluğunu kanıtlamıyordu ama üzerine yeni iddialar ortaya atılmasını engelliyordu. Paralel yürütülen soruşturmalarda ise olay yerinden toplanan kan örneklerinin kasıtlı biçimde değiştirildiği ve delillere yanıltıcı unsurlar eklendiği gibi çeşitli entrikaların döndüğü ortaya çıkarıldı.

16 Aralık 2011 günü, Michael Peterson 300 bin dolarlık kefalet bedeliyle hapishaneden çıkarılarak, ev hapsine alındı.

24 Şubat 2017’de ise mahkeme nihai kararını verdi. Amerika Birleşik Devletlerinin hukuk sistemine özgü olan Alford savunması adı verilen bir sistem sayesinde, dava son dönemece girdi. Bu sisteme göre suçlunun suçunu kanıtlamaya yetecek kadar delilin olduğu ancak suçlunun suçu işlediğini kabul etmeyişi durumunda, hâkim ya da jüriyi ikna edebiliyor olması esas alınıyordu. Sonuçta mahkeme Peterson’a 86 ay hapis cezası verdi. Hali hazırda 10 yıldır tutuklu oluşunu da göz önünde bulundurarak tahliyesi gerçekleştirildi.

Geride kalan 16 yılın ardından, dava kesin bir şekilde sonuçlanmıştı. Cinayet davası olarak başlayan bu kafa karıştırıcı olay, dünya çapında bilinen büyük bir gizem haline dönüştü. Üzerine filmler, belgeseller çekildi. Netflix tarafından hazırlanan 13 bölümlük bir mini dizi bile yapıldı.

Ama bu cinayet hikâyesi hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamadı. Michael Peterson, hiçbir zaman suçlu olduğunu kabul etmedi. Mahkeme nihai karar vermiş olsa da akıllardaki soru işaretleri hiçbir zaman tam olarak cevaplandırılamadı.

En önemli soru ise oracıkta hala duruyordu: katil, baykuş muydu?

 

Tavuk mu Yumurtadan, Yumurta mı Tavuktan?

Hayatta bazı sorular vardır, cevaplarını bulmakta zorlanırız. Hatta birçok kez, bu soruları cevaplamaya çalışmaktansa, var olan genel geçerleri kabul ederiz. Çünkü binlerce yıllık insanlık tarihinde bu sorular milyonlarca kez sorulmuş, cevaplar bulunamamıştır. Kendimizi buna inandırmışızdır zaten.

Evrenin yaratılışı meselesi gibi, nerden gelip nereye gittiğimiz sorusu gibi, ölümden sonra yaşam var mı gibi, evreni bizimle paylaşan başka canlılar var mı gibi. Uzar da gider bu sorular.

Sorduğumuz her bir soru, tabi soru sormak artık ne kadar mümkün o ayrı bir tartışma konusu, cevapsız kalmayı kabul etmek gibi geliyor artık bana. Yaratılışı sorgulamak bize mi düştü? İnsanın üstünlüğünü sorgulamak da nedir? Ölümden sonra yaşamı sorgulamak değil, ona hazırlanmak gerekir vs vs.

Bir de bazı sorular var ki, bunların da cevapları bizleri, bir ikileme sürükler. Genel geçer cevaplar bile ikiye bölünür bu sorular karşısında. Tıpkı Aristo’nun 2300 yıl önce ortaya attığı soru gibi: Tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan?

Klasik bir soruyla karşı karşıyayız bugün. Eminim birçoğunuz hayatınızın bir noktasında bu sorunun cevabını bulmak için kafa yormuşsunuzdur. Bir yerlerde mutlaka bunun üzerine bir geyik dönmüştür. Hatta eminim ki bu hikayenin başlığını gördüğünüzde, bir yerlerden gelen “hakikaten nedir bu sorunun cevabı” merakıyla bu videoyu izlemeye başlamışsınızdır.

En azından umuyorum durum tam olarak böyle olmuştur, çünkü bu soruya tam anlamıyla ışık tutacağımız bir yerdesiniz. Biraz daha sabır, video sonunda “aaa demek böyleymiş” diyeceksiniz.

Binlerce yıl önce bu soruyu ortaya atan Aristo, biri şunu cevaplasın deyip kenarı çekilmemiş elbette. Böyle güzel bir soru sordum, güzel de bir cevap vereyim demiş. “Bu sorunun tek bir cevabı, tek bir kökeni olamaz. Tavuk yumurtadan çıkmıştır ya da yumurta tavuktan çıkmıştır gibi kesin yargılara varılamaz. Bu bir döngüdür, biri olmadan diğeri olamaz”

Kafa karıştıran bir soruya kafa karıştıran bir cevap. Aristo’dan da bu beklenirdi.

Aradan yüzyıllar geçmiş. Antik Yunan’da yaşayan diğer filozoflar, bu soruyu her dönem dile getirmeye başlamışlar. Cevaplar vermektense, aman Aristo ne kadar da güzel sormuş, vallahi bu soru yaşamın kökeni sorusundan daha önemli falan deyip, Aristo’yu yüceltmişler. Nihayetinde soru, cevaplarıyla değil, bir soru olması itibariyle nesilden nesile aktarılmış, cevaplar aramış.

16.yüzyıl’a geldiğimizde, bu çok iyi bilenen soruya nihai bir cevap kiliseden gelmiş. Yaratılışla ilgili hikayelere dayandırarak, tabiî ki de tavuk önce geldi denilmiş ve mevzu kapatılmaya çalışılmış. Tam kapatılamamış belli ki, hala konuşuyoruz.

Gelelim sorunun cevabına.

Eğer bir yumurtayı, bir yumurta olması itibariyle ele alırsak; yumurta tavuktan önce gelir diyebiliriz. Peki neden?

Yumurta, bildiğiniz gibi bir üreme biçimi. Ve yumurtayla çoğalan canlılar, tavukların varlığından çok uzun zaman önce de bu gezegende yaşıyorlardı. İçerisinde embriyo yani yavru adayı barındıran en eski dinozor yumurtası fosili 190 milyon öncesine ait. Tavuğun bir kuş olduğu gerçeğini göz önünde bulundurursak, ilk kuş Archaeopteryx’in fosili ise 150 milyon öncesine dayanıyor. Yani ilk yumurta, tavukların bu gezegen üzerinde gıt gıt diye dolaşmasından en azından 50 milyon önce varlık gösteriyordu.

Bu işin bir yumurta ve tavuğun bir kuş olarak ele alınmasından çıkan bir sonuç.

Soruyu tavuğun bizzat kendisi ve yumurtladığı yumurta arasında sınırlarsak, biraz daha karmaşık bir cevap ortaya çıkıyor.

Birkaç yıl önce bir grup araştırmacı, yaptıkları çalışmanın sonucu olarak yumurtanın oluşması için tavukların, yumurtalıklarındaki OV-17 adı verilen özel bir proteine ihtiyaç duyduğunu ortaya koydular. Tabi bu araştırma hemen, gördünüz mü tavuk önce geliyormuş aynı yaratılış hikayelerinin söylediği gibi haberlerinin yayılmasına sebep oluyor.

Ama mevzu o kadar kolay değil. Tavuk yumurtasını ne olarak tanımlıyoruz sorusu çıkıyor ortaya. Tavuk yumurtası, tavuğun yumurtladığı ve üzerinde yattığı yumurta mı? Yoksa içerisinde tavuk olan yumurta mı?

Kafanız mı karıştı? Bir de şöyle düşünelim; bir kedi içerisinden köpek çıkacak bir yumurta bırakıyor. Bu yumurta bir kedi yumurtası mı olurdu yoksa bir köpek yumurtası mı?

Üreme sürecinde, dişi ve erkek bireylerin DNA’larını içeren iki farklı organik yapı bir araya geliyor ve döllenme oluyor. Ama yine de döllenme sonucunda ortaya çıkan yeni yapı, %100 dişinin ya da %100 erkeğin genetik bilgilerini içermiyor. Mutasyona uğramış yeni bir yapı oluşuyor. Bu mutasyon zigot yani döllenmiş yumurtada oluşursa, milyonlarca yıl içerisinde yeni türler meydana getiriyor.

O halde tavuk olmayan ama tavuğa çok benzer iki canlı-ki ben bunlara öncül tavuklar diyeceğim- geçmişte bir yerde çiftleşerek, içerisinden tavuk çıkacak bir yumurta meydana getirmiş olabilirler. Bu senaryoya göre yumurta önce gelmiştir diyebiliriz ama baktığımızda tek bir nesilde oluşan mutasyon sonucu, yeni bir tür meydana gelmesi mümkün değil. Yani yumurta halen öncül tavuk yumurtası.

Geçtiğimiz haftalarda kedilerin kökeni hakkında bir video hazırlamıştım hatırlarsanız. Evcil kedilerin, Yaban Kedisi adı verilen bir türden ortaya çıktığını söylemiştim. Doğal ortamlarından yaşayan yabani bir kedinin, tek bir nesil sonra evcil kedi haline gelmesi mümkün değil. Aynı şekilde kurtlar ve köpekler arasındaki ilişki. Köpeklerin, kurtların evcilleşmiş versiyonları olduğunu biliyoruz ama bir nesil sonra yabani kurt yavrularının evcil köpekler gibi çok çeşitli renklerde ve boyutlarda olmasını beklemiyoruz. Ama aradan geçen sayısız jenerasyonun ardından, yaban kedileriyle evcil kedilerin ya da kurtların ve köpeklerin birbirlerinden oldukça farklı canlılar haline geldiğini görebiliyoruz.

Geldiğimiz noktada ise iki farklı senaryo var elimizde.

Birincisi, yumurtayla çoğalan canlılar zaman içerisinde yaşadıkları mutasyonlar sonucunda öncül tavuğu meydana getirdiler. Bu öncül tavukların yaşadıkları mutasyon nihayetinde öncül tavuk yumurtasından çıkan tavuğu meydana getirdi. Yani önce tavuk meydana geldi.

İkinci olarak ise yine yumurtayla çoğalan canlılar zamanla, mutasyon sonucu öncül tavuğu oluşturdu ama bu kez öncül tavuk mutasyonla içerisinden tavuk çıkacak tavuk yumurtası meydana getirdi. Yani önce yumurta geldi.

Nihayetinde şu soruya varıyoruz; tavuk yumurtası nedir?

Bu çok anlamsız bir soru çünkü, sonuca baktığımızda ister öncül tavuğun yumurtası olsun, ister tavuk yumurtası fark etmez, ilk gerçek tavuk, bir yumurtadan çıktı.

Sonuç: yumurta önce gelir!